Bilgi Köşesi

Kara Ölüm: Avrupa’nın Veba İle Mücadelesi

Bilirsiniz insan yalnız olmadığını bildiği müddetçe mutlu olur. Bu yazıyı hem tarihte bu süreci atlatan ilk topluluk olmadığımızı göstermek hem büyük veba salgınını tanıtmak hem de veba bittikten sonra geride kalanlara farklı bir değerlendirme getirmek için yazıyorum. Yani mottomuz bir taşla kuş katliamı yapmak.

14. yüzyıla şöyle bir göz attığımızda dönemin uluslararası ticaretinde öncü konumda bulunan İtalyan tüccarların dünyayı gezdiğini ve meşhur limanların meşhur ürünlerini toplayarak Avrupa’ya getirdiğini görebiliriz. Bizim tarihte adını duyduğumuz Venedik ve Ceneviz gibi devletlerin tüccarlarıydı bunlar. Ve sahiden bir noktadan sonra o kadar zenginleştiler ki, coğrafi keşiflerden Rönesans’a kadar birçok büyük harekatın temelini hazırladılar. Adeta Avrupa’ya para akıtıyorlardı. Fakat Tanrı tablosunu çizerken her zaman pembe renkleri kullanmazdı. Avrupa’nın bu “fazla iyi” oluşuna adeta ilahi bir müdahale gelecekti(!).

14. yüzyılda ölümün adı vebaydı. Arapçada “salgın” anlamına gelen veba kelimesi Osmanlı’dan bu yana bizim anladığımız şekilde hastalığı işaret edercesine kullanılmıştır. Araplar ise vebaya “taun” demektedirler.

Hıyarcıklı veba 1346 yılında Çin’den yolculuğuna başlamış ve Cenevizli tüccarların gemisinde bulunan sıçanların taşımasıyla ertesi yıl Konstantinapolis’e ulaşmıştır. Görüldüğü her bölgede neredeyse nüfusun yarısını yok eden yersina pestis bakterisi Avrupa’ya İtalya üzerinden girmiş ve en güçlü etkisini de İtalya üzerine göstermiştir. O dönemlere tanıklık eden meşhur Hümanist yazar Giovanni Boccaccio gördüğü cehennemvari tabloyu şöyle anlatmıştır:

Şiddeti karşısında insanoğlunun tüm bilgeliği ve mahareti faydasızdı (…) Veba feci sonuçlarını dehşet verici ve olağanüstü bir biçimde sergilemeye başladı. Burun kanamasının kaçınılmaz ölüme ait bariz bir alamet sayıldığı Doğu’daki gibi bir seyir göstermedi. Aksine, ilk belirtileri kasık ve koltukaltında kimisi yumurta biçimli kimisi de yaklaşık bir elma büyüklüğündeki birtakım şişliklerin belirmesiydi (…) Daha sonraları hastalığın belirtileri değişti ve pek çok insan kollarında, kalçalarında ve vücutlarının başka bölümlerinde koyu lekeler ve çürükler bulmaya başladı (…) Bu İllete karşı (…) hekimlerin verdiği tavsiyeler ve ilaçların gücü fayda etmiyordu (…) Ve çoğu durumda ölüm, tarif ettiğimiz belirtilerin görülmesini müteakip üç gün içinde vuku buluyordu.”

(Daron Acemoğlu – Ulusların Düşüşü)

Boccaccio böylesine dehşet verici bir tablo çiziyordu. Yazarın Orta Çağ edebiyatına damga vuran Decamaron isimli eserinde vebanın etkilerine dair daha fazla detay bulmak mümkün. İlgilisine mutlaka tavsiye ediyoruz.

Peki her şey kötü müydü? Hiç mi iyi yanı yoktu?

Durum çok kötüydü. Şehirler ceset kokuyor, ölü insanları gömecek yer bulunamıyordu. Fakat Avrupa tarihinin duayen ismi Jacques Le Goff gibi kimi araştırmacılar bu durumun Avrupa’nın refahını arttırdığını söylemektedirler. Şöyle ki ortaya atılan argümana göre veba insanları hedef almıştı altınları değil. Örneğin ortada 100 altın ve 100 insan vardı. Veba geldi ve 100 altın ile 50 insan kaldı. Nüfusun yarısı yok oldu ama eskisinden daha zengin hale gelmişlerdi. E tabi bu durumun iyi mi kötü mü olduğu bir etik tartışması. İyilik kötülükten ziyade bir saptama olarak değerlendirebiliriz bu durumu.

Yıllar sonra Covid-19 için de böyle saptamalar yapılır mı diye soracak olursanız şimdilik hiç sanmıyorum. Çünkü geçmişe oranla kaybımız çok düşük. Yazının başında da belirttiğimiz gibi bu yazıyı bilgilendirme amacımız dışında biraz daha psikolojiniz için yazıyoruz. Beyninize hitap ettiğimiz kadar ruhunuza da etmek istiyoruz. Yalnız değiliz. 700 yıl önce veba vardı, 300 yıl önce çiçek hastalığı vardı, 100 yıl önce ise İspanyol gribi vardı.

Şimdi de başımızın belası, bizleri evlere kapattıran ve sevdiklerimizi elimizden alan Covid-19…

Daha Fazla İçerik İçin:

http://www.armadillokitap.com/

Instagram hesabımıza göz atmak için: https://www.instagram.com/armadillokitap/

Youtube:

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz