Kitap İncelemeleri

Adem ile Havva’nın Güncesi

Mark Twain Adem ile Havva’nın Güncesi adlı eserinde, insan ırkının annesi ve babasının bakış açılarını günlük biçiminde bizlere sunar. Bu kitapta sadece Cennet Bahçesi hikâyesi anlatılmakla kalmaz, kadın ve erkek ilişkileri de incelenir. Aslında Twain, Cennet Bahçesi’nde, kadının ve erkeğin modern bir tasvirini ele alır. Kabul etmek gerekir ki, bu konuları anlatmak için gerçekten ilginç bir yola başvurmuş yazarımız. Âdem, Havva ve Şeytan’ın kaleminden çağının ötesinde günlükler yazmak ve bunu mizah ile harmanlamak… Hiçbir okuyucu, kadın ve erkeğin zihinlerine ve yaşamlarına yönelik bu başyapıtı kaçırmamalıdır.

Altı bölümden oluşan kitapta Âdem ve Havva’nın günlüklerinin yanı sıra Şeytan’ın güncesinden alıntılar da karşılıyor bizleri. Bu günceleri okurken kendi kendinize “bütün hepsi aynı yazarın kaleminden mi çıkmış” diyorsunuz. Twain, bütün günce sahiplerinin psikolojisini ve bakış açısını o kadar iyi kaleme almış ki hayran kalmamak elde değil.

Eser, Âdem’in Güncesi ile başlıyor ve bu bölüme tam bir mizah şöleni diyebiliriz. Âdem günlüğüne başarılarını ve keşiflerini gayet basit ve fazlasıyla huysuz bir şekilde yazmaktadır. Kendi küçük dünyasında yalnız yaşayan bir adamdır. Fakat “yeni yaratığın” gelmesiyle işler değişir. Gelen bu yeni yaratık Âdem’i oldukça ürkütür:

Bu uzun saçlı yeni yaratık da amma ayakaltında dolanıyor. Dibimden bir an olsun ayrılmıyor. Sürekli peşimde. Bu iş hiç hoşuma gitmiyor, birinin bana eşlik etmesine alışkın değilim ki ben.

Adem’in günlüğü işte bu sözlerle açılır. Twain’e göre insanlığın ilk erkeğinin kanında huysuzluk dolaşır. Âdem’in Güncesi birçok olaya da açıklık getirir. Cennet Bahçesi’ne ve Kabil ile Habil’e değinir. Hiç şüphesiz, Kabil ve Habil olayı kitap boyunca okuyucuyu en çok yaralayan olaydır. Kabil, Âdem ve Havva’nın ilk çocuğudur. Âdem, güncesine Kabil’i ilk gördüğünde onu bir tür balığa benzettiğini yazar. Ama bu yaratıkta bir farklılık vardır, sürekli olarak büyür. Yürümez, uçmaz, zıplamaz, sürünmez. Âdem için bu durum çok kafa karıştırıcıdır. Üç ay geçtikten sonra, onun için Kabil artık bir tür kangurudur. Hatta bu türe bir isim bile buluverir: Kangururum Ademiensis. Bu kanguruya Havva o kadar sevecen tavırlar sergiler ki Âdem ne yapacağını bilemez duruma gelir. Sekiz ay sonunda Âdem, artık bu yaratığın kanguru olmadığını anlar. Evet, evet bu kesinlikle bir ayıdır. Âdem bir an önce doğaya salmak ister ayıyı ama Havva oralı bile olmaz. Dört ay sonra belki kıyıda köşede bu türün bir eşi vardır diyerek ava çıkar. Avdan eli boş dönen Âdem, bir de ne görsün! Havva oturduğu yerden bir tane daha yakalamış. Havva, Kabil’in türünden olan bu yeni yaratığın adını da Habil koyar. On yıl geçtikten sonra Âdem artık anlar ki bunlar birer oğlan çocuğudur. Ve artık kızları da vardır. Âdem’in Kabil ve Habil hakkında bir yorumu da şimdi bizi güldürecek ama kitabın sonunda darmadağın edecek:

Habil iyi çocuk, ama Kabil ayı olarak kalsaydı daha iyiydi.

Bölümün sonunda ise Âdem, Havva hakkında yanıldığını kabullenir:

Onsuz Cennet Bahçesi’nde yaşamaktansa, onunla dışarıda yaşarım daha iyi.

Bölümün hemen ardından Havva’nın Güncesi karşılar okuru. Bu bölüm ilk bölümün tamamen zıddıdır dersek yanılmayız. Havva iyimser ve fazlasıyla melankoliktir. İşte Twain’e göre insanlığın ilk kadınının kanından duygusallık akar. Fakat Havva, Âdem’e göre yaratıklar ile ilgili daha bilgilidir:

Dün öğleden sonra bir yere konuşlanıp öbür denek neyin nesi diye uzaktan bir bakayım dedim. Sanırım o bir erkek. Daha önce hiç erkek görmedim gerçi ama tıpkı erkeğe benziyordu, kesin erkekti, eminim.

Havva, nefes kesen Cennet Bahçesi’nde, varlığının sadece yaratıcısının bir deneyi olduğu duygusuyla uyanır. Güncenin başlarında bu uyanış ele alınır. Daha sonra ise Havva Âdem’i kovalar durur. En sonunda birbirlerine alışır ve gül gibi geçinmeye başlarlar. Her ne kadar Havva, Âdem’e âşık olsa da bu durumun farkına bile varmaz Âdem. Hatta kalbini kırar, ona acı çektirir. Yağmurda, çamurda onu kapı dışarı eder. Ama Havva’nın kocaman bir yüreği vardır, Âdem’i çoktan affetmiştir:

Zekâ dediğin nedir ki, mühim olan insanın yüreğinde taşıdığı değerlerdir. Ah keşke ona sevgi dolu, iyi bir yüreğin en ala zenginlik olduğunu, gönlün zengin değilse aklın beş para etmediğini anlatabilsem.

Üçüncü bölümde ise, Cennet Bahçesi’nin yitirilişi ve Havva’nın Âdem’e olan büyük aşkı ele alınır. Havva, Cennet Bahçesi’ni her ne kadar yitirmiş olsa da Âdem’i bulduğu için sevinmektedir. Aradan kırk yıl geçmiştir, ölüm dünyaya uğramış ve insanlığın en büyük dertlerinden olmuştur. Havva, Âdem ile birlikte ölmeyi arzular çünkü onsuz yapamayacağının bilincindedir:

O güçlü, bense zayıfım. O bensiz yapabilir belki ama ben onsuz bir hayata nasıl katlanırım? Bu dileğim de ölümsüzdür, soyum devam ettikçe bu yakarış sürüp gidecek. Ben ilk kadınım ve yeryüzündeki son kadında yaşamaya devam edeceğim.

Dördüncü bölüm ise Şeytan’ın Güncesinden Pasajlar’dır. Tartışmasız en karmaşık, en felsefi bilgiler barındıran bölümdür. Bu bölüm Âdem ile Havva’nın yasak elmayı yedikleri günü anlatır. Ahlak duygusu nedir, ne değildir? İşte bütün bunların açığa kavuştuğu bu bölümde Şeytan, Âdem ile Havva’yla konuşur. Ahlak duygusu Şeytan için bir tür yıkımdır:

Çünkü bu duygu bir tür alçalmadır, yıkımdır. Onun yokluğunda insan yanlış yapmaz, varlığında yapar. Dolayısıyla bu duygu sadece ve sadece tek bir amaca hizmet eder, o da nasıl yanlış yapıldığını öğretmektir. Başka bir şey öğretmez. Yanlışın yaratıcısıdır o. Ahlak duygusuna hayat verene kadar yanlış diye bir şey yoktu.

Tabii Âdem ve Havva için ahlak duygusunun bir anlamı yoktur, meyveyi yemenin de. Havva elmaya uzanır ve elveda Cennet Bahçesi!

Havva Anlatıyor bölümü ise en kalp kırıcı bölümdür. Cennet Bahçesi’nden öfkeli melekler tarafından kovulmaları ile başlar. Havva’ya göre bunu hak edecek hiçbir şey yapmamışlardır:

Emirlere itaat etmenin yanlış bir şey olacağını bilemezdik ki, böyle laflara yabancıydık, anlamıyorduk bile. Doğruyu yanlışı ayırt edemiyorduk ki, nereden bilelim? Ahlak duygusu olmadan bilmemiz de imkânsızdı. En başından bize ahlak duygusu bahşedilmiş olsaydı ki bu daha adil, daha merhametli olurdu, işte o zaman emre itaatsizlikle suçlanabilirdik. Ama biz zavallı cahil çocuklara bilmediği, anlayamadığı sözcükler söyleyip, sonra da söylenenlere uymadığımız için cezalandırmanın neresi doğru?

Havva tüm bunları düşünürken, Habil uyumaktadır. Uyandırmaya çalışır, ama uyanmaz. O sabah kanlar içinde bulmuşlardır oğullarını, sizin de bildiğin gibi Kabil bu hale getirmiştir Habil’i. Bütün uğraşlara rağmen uyandıramazlar onu. Ve işte dünyaya ölüm bu şekilde ayak basar.

Son bölüm ise hakkında çok fazla bir şey söyleyemeyeceğimiz, beş cümleden oluşan Şeytan’ın Güncesinden bölümüdür. Şeytan bu bölümde ölüm hakkındaki görüşlerini belirtiyor ve tam anlamıyla yarayı deşiyor:  

Aile ölümü fena bir şey olarak sanıyor, ama bir gün fikirleri değişecek.

Ölüm iyi midir kötü müdür? Ahlak duygusu insana yanlış şeyler mi yaptırır? Mühim olan gerçekten insanın kalbinde taşıdığı değerler midir? Kabil, bir bebek olarak kalsaydı daha mı iyiydi? Bebek olarak kalsaydı dünyaya ölüm yine insan elinden mi gelirdi? Havva’nın aşkı saf sevgi miydi? Kitabın kapağını kapattıktan sonra bu sorularla baş başa kalıyorsunuz. Cennet Bahçesi’ni düşünmüyorsunuz artık çünkü ahlak duygusunun mahsullerini –yani acıyı, kederi, yalanı, iftirayı, ölümü, kıskançlığı, utancı düşünmek daha gerçek geliyor. Ahlak duygusu bizimle bütünleşmişken, Cennet Bahçesi artık öyle değil.

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz