Dizi Yorumları

Alias Grace

Sevgili okurlarımız, bu aralar merak uyandırıcı ve olay örgüsüyle size bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayacak bir dizi arayışındaysanız doğru adrestesiniz. Polisiyenin ve dramın birlikte harmanlandığı bu gibi yapımlara karşı doyumsuz bir istek duyan siz değerli okurlarımıza naçizane bugünkü yazımızı okumalarını tavsiye ediyoruz. Keyifli okumalar dileriz. Netflix’in orijinal yapımı Alias Grace bir dönem dizisi olup 2017 yılında, Margaret Atwood’un aynı isimli eserinden ekranlara bir suç-drama dizisi olarak taşınıyor.

Dizinin yönetmen koltuğunda karakter portrelerini etkileyici bir anlatımla izleyiciye aktarmayı başaran, Mary Harron oturuyor. Aynı zamanda bu yapım, kurgu ile gerçekliği bir arada harmanlayarak izleyicisini etkisi altına almayı başarıyor.

Sinematografisi ve kamera açılarının etkileyici anlatımıyla kendinizi dönemin atmosferini solurken buluyorsunuz ve Grace’in cümleleri her şeyi sorgulamanıza neden oluyor. Bir süre sonra Grace’in anlatısı hakikatin kendisi oluveriyor ve hikayenin kendisine bizzat tanıklık etmemizi sağlıyor. Her bölümde kamçılanan merak duygusu ve aksiyon ise izleyende kendisine yer bulup asla kaybolmuyor.

Müphemliğin Ardına Saklanmış Bir Caninin Anlatısı!

Dizinin bizleri etkileyen ve alışık olmadığımız çok ilgi çekici bir konusu var. İrlanda’dan Kanada’ya ailesiyle birlikte göç eden 16’lık hizmetçi Grace Marks (Sarah Gadon), travmalarla geçen bir çocukluk yaşamış. Annesinin ölümüyle birlikte tacizci ve alkolik babasının kötücül davranışları ile mücadele eden Grace, bir taraftan da kardeşlerinin bakımıyla ilgilenmek zorunda kalmış.

Grace Marks, bir süre sonra geliri iyi bir iş bularak yaşamını şekillendirmeye başlıyor. Çalıştığı yerde zengin ve saygın bir iş adamı olan Thomas Kinner’ın (Paul Gross) evinde kahyalık yapan Nancy Montgomery (Anna Paquin) adlı kadınla tanışıyor. Yeni iş yerine geçiş yapan Grace, bir süre sonra kahya kadınla aralarındaki ilişkinin nefrete dayalı olduğunu fark ediyor. Aslında bu nefret genç kızın kendi geçmişinden aşina olduğu, tanıdığı ve bildiği bir nefret. Gerek babasına karşı gerekse de onu istismar etmeye çalışan herkese duyduğu bu nefret, yıllar sonra Nancy’le birlikte gün yüzüne çıkıyor. Aynı yerde çalışan James Mcdarmott (Kerr Logan), tıpkı Grace gibi Nancy’den nefret ediyor ve bir süre sonra Mcdarmott, Grace ile birlikte cinayet planları yapmaya başlıyor.

Tanrı tarafından gazaba uğramış başsız melekleri sürekli rüyasında gören Grace’e kendisini devamlı anımsatan nefret, sonunda yerini kan ve vahşete bırakıyor. Tıpkı rüyasında kendisine malum olunan şekilde bir sabah uykusundan uyanan genç kız, evin kilerinde kahyanın ve Bay Kinner’ın ölü bedenleriyle karşılaşıyor. İşin garip ve ilgi çekici tarafı ise Grace, cinayet günü yaşanan olaylardan hiçbirini hatırlamamaktadır. Mcdarmott ve Grace birbirlerini suçlu göstermeye çalışırken biz kendimize her bölümde aynı soruyu yöneltiyoruz: Peki katil kim?

Dizinin ana karakteri Grace Marks’ın şeytan mı yoksa melek mi olduğuna bir türlü karar veremememizin nedeni, onun öyküsünün sürekli belirsizliğin kıyılarına demir atmasıdır. Olay örgüsü tüm rehavetiyle akarken Grace, öyküsünü ve asıl suçluyu belirsizlikte saklıyor. Kellesini ipin ucundan kurtaramayacağını anlayan genç kız, tam on beş yıl boyunca öyküsünü sürüncemede bırakmayı başarıyor. Bu durum Grace için bir oyun haline gelse de bizler için onu tam bir sır kutusuna dönüştürüyor. Dönemin gazeteleri onun için itaatkar ve uysal davranışlarıyla insanları kandırma konusunda usta olduğunu yazıyor. Her gazete kendi menfaati için Grace’in öyküsünü farklı bir şekilde yayımlatıyor. Herkesi ikilemde bırakan ve zekice tasarladığı kendi anlatısı ise onun kurban mı yoksa katil mi olduğuna karar vermemize engel oluyor.
Dizi hiçbir duygunun bastırılmaması gerektiğini bizlere hatırlatıyor. Şayet herhangi bir kişi tarafından, bu yakın bir dostunuz da olabilir, hatta toplumun kendisi bile bazı insani duygularınızın bastırılmasına neden olursa, bu durum siz farkına varmadan ruhunuzu parçalara ayırabilir ve sizi nefret dolu bir varlık haline getirerek kötücül bir yaşam sürmenize neden olabilir. Hiç ummadığınız bir caniye dönüşebilirsiniz, tıpkı Grace Marks gibi.

Onun zihni yaşadığı acıları parçalara bölüyor ve bu parçalanış bir şekilde onun benliğini ele geçiriyor. Grace, bu parçalanış nedeniyle bir taraftan öfori yaşarken bir taraftan da içinde mevcudiyet kazanmış diğer kişiliklerle mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu çoklu kişilik bozukluğu cinayet günü yaşanan olayları hatırlamasını engelliyor.

İlerleyen bölümlerde anlıyoruz ki genç kız, aynı bedende birden fazla kişiyle birlikte yaşıyor. Yakın arkadaşı Mary (Rebecca Liddiard) onun neşeli, sevinçli kişiliğini temsil ederken Nancy nefret, kin ve öfke dolu kişiliğini temsil ediyor. Bu durum dizide çift bilinçlilik olarak yorumlansa da aslında daha derinlerde kadim acıların neden olduğu parçalanmışlıklar yatıyor.

Yine bu çoklu kişilik bozukluğunu tetikleyen çevresel koşullara biraz daha değinelim: Örneğin 1859 yılının gazeteleri Grace’i kurnaz, sinsi ve insan olmayan şeytani bir varlık olarak tasvir ediyor. Herkesin ilgilendiği ve hedef göstermeye başladığı bu inanılmaz kadın, kendisi hakkında yazılanları ve çizilenleri bir süre sonra içselleştirmeye başlayarak cinayet gününde yaşananları gerçek olamayacak bir şekilde tamamlıyor. Biz de Grace’in zihninin acımasız ve soğuk koridorlarında dolaşmaya başlıyoruz. Kendi yarattığı öykünün kurbanı oluyor Grace, ta ki Dr. Simon Jordon’la (Edward Holcroft) tanışana dek.

Katil olarak yaftalanan bu kadın, cezaevine gelen Dr. Simon Jordan sayesinde uzun bir aradan sonra ilk defa bir erkeğe güven duymaya başlıyor. Doktor ise çoklu kişilik bozukluğundan muzdarip bu kadının cinayet günü yaşananları hatırlamasına yardımcı olmaya çalışıyor. O gün yaşanan tüm olayları dizi bize flashback sahneleriyle aktarıyor.

Doktor ve Grace arasındaki ilişki ise oldukça tuhaf bir hal almaya başlıyor. Öyle ki Grace, kimseye fark ettirmeden bir kukla gibi doktoru kullanıyor. Bu durumun çok geç farkına varan doktor, mesleğine ihanet ettiğini düşünüyor ve etik çelişkiler gün yüzüne çıkmaya başlıyor.

Dizinin bir diğer ilgi çekici meselesi de, Grace’in çokça değindiği, Kanada’nın yorgan işlemeleridir. Her işlemenin kendine has bir anlatımı ve yaşamla sembolize olan bir anlamı bulunmaktadır. Genç kızların tıpkı bir bayrak gibi yataklarına serdikleri bu yorganlar aslında yaşama dair ufak ve gerçekçi bir uyarı: Yatakta acıyla doğarız, orada uyuruz, rüyaları orada görürüz. Kimilerinin aşk kimilerinin acı dediği erkek ve kadın arasındaki o münasebet orada gerçekleşir ve genelde son nefesimizi yatakta veririz. Bazen de yataklarımız tehlikeli bir yer haline gelebilir ve bizi eli kanlı cani biri olmaya kadar götürebilir. Dizinin final bölümüyle birlikte bu eşsiz yorgan işlemeleri ve barındırdığı ince detaylar, anlamlı bir hal almaya başlıyor.
Dizi, dönemin kurumlarında yaşanan insanlık dışı eylemleri eleştirirken bir taraftan da basın, kilise, ahlakçılar, dul ev hanımları ve ruhun varlığını irdeleyen spiritüeller aracılığıyla hep birlikte bir katilin izdüşümünü çiziyor. Ve o şaşılası final bölümünde, Grace’in ilk bölümdeki sözlerini anımsıyoruz, bu sözler hala kulaklarımızda yankılanıyor:

Başka bir ölümlünün dertlerinden zevk alan insanlar var, doktor. O ölümlünün bir günah işlediğini düşünüyorlarsa daha da zevk alıyorlar. Ama hangimiz günah işlemedik ki, İncil’de yazdığı gibi?

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz