Film Yorumları

Breakfast at Tiffany’s

Herkes mutlaka Audrey Hepburn’u siyah elbisesi, kedisi ve sigarasıyla o film afişinde görmüştür. İşte bu zarafet abidesi afişi ve Audrey Hepburn’ü ikonlaştıran film, Breakfast at Tiffany’s olmuştur. 1961 çıkışlı film, tam da dönemin romantik komedi anlayışını temsil eder. Ama romantik-komedi demek ne kadar yeterli olur bilemeyiz. Çünkü günümüzde kült ve klasik bir başyapıt olarak yerini korumaya devam ediyor.

Film aslında aynı adı taşıyan Truman Capote romanından uyarlandı. Hatta yazar Capote, filmin başrolü Holly Golightly’yi Marilyn Monroe’nun canlandırması konusunda ısrar etti. Peki Monroe neden böylesine ses getirecek bir rolü reddetti derseniz, işler burada birazcık karışıyor. Marilyn Monroe’nun akıl hocası ve değerli oyuncu Lee Strasberg, bu uygunsuz rolün Monroe’nun kariyerini mahvedeceğini söyledi. Çünkü söz konusu karakter Holly Golightly, zengin bir eş bulmak için partiler düzenleyen, etrafındaki insanları kolaylıkla manipüle eden alışılmadık bir kadın. Audrey Hepburn’un de rolü hemen kabul ettiğini sanmayın. Hepburn’un başta çekinceli yaklaşmasının sebebi ise böyle kompleks bir role hazır olmadığını düşünmesiydi.

Gelelim bu cesur filmin konusuna. George Peppard tarafından canlandırılan Paul Varjak isimli yazar, New York’da yeni bir apartmana taşınır. Ekonomik olarak bocalayan Paul, zengin bir kadına jigololuk yapmaktadır. Ancak, yan komşusu olan sarkastik, sosyal, etkileyici ve zarif Holly’e ilgi duymaya başlar ve zamanla aşık olur. Aralarında tek bir engel vardır, tüm zamanların en önemli bariyeri: Para. Holly zengin biriyle evlenmeyi kafaya koymuştur ve planı düzgün gidiyordur. Başlarda çok yüzeysel olarak tanıyabileceğiniz Holly Golightly aslında derinliği ve kendince sebepleri olan bir karakter. Erkek karakterimiz jigololuk yapmasına rağmen, filmde asıl yanlış yolda gibi portre edilen karakter Holly’dir. Peki nasıl olur da böyle bir kadın jenerasyonlar boyu idol olarak alınmaya devam eder? Çünkü 60ların mükemmel kadınlarının yanında, Holly Golightly tüm kusurları, cilveleri ve derinliği ile ‘’gerçek’’ bir kadındır. Bize kusurlu olarak da kusursuz olabileceğimiz inancını aşılar.

Başrol karakterinin cesurluğundan bahsetmişken, neden sansürlenip kısıtlanmadığına şaşırmış olabilirsiniz. Böyle sarsıcı bir rol nasıl olur da kitaptaki gibi kalmıştır? Burada senarist George Axelrod’un kurnazlığı devreye girmiş. Paul karakteri için cinsel sahneler yazan Axelrod’un bu sahneleri tutmak gibi bir niyeti yokmuş. Sansürleme sırasında bu sahnelere odaklanılacağını ve Holly Golightly’nin karakterinden bir şey kesilmeyeceğini düşünmüş. Haklı da çıkmış. Belki de günümüzde de böyle kurnaz senaristlere ihtiyacımız vardır.

Bu Amerikan filminin, sivil toplum hareketlerinin zirvede olduğu 1960’larda çıkması da tesadüf olmamalı. On yıl önce çıksaydı bu kadar ödül kazanır mıydı bilmiyoruz ama bu kadar hoş karşılanmayacağı kesin. 1960’larda Amerika’daki azınlıklar ve kadınlar seslerini çok daha yüksek çıkarma mücadelesindeydi. Cinsel özgürlük propagandaları ve evlilik dışı ilişkiler oldukça artış gösteriyordu. İnsanlar ilişkilerini de kendi istedikleri gibi ve kendine has yaşamaya başladı. Her ilişki, kurallarını kendi içinde belirlemeli kendine has olmalıydı. Holly ve Paul ise kendine has ilişkileri ve kurallarıyla içinde bulunduğu on yılı yansıtmayı başardı.

Filmin oldukça orijinal isminin de bunca yıl gönlümüzde yer etmesiyle bir ilgisi olmalı. Neden Breakfast at Tiffany’s? Hepburn ayrıcalığı ile izlediğimiz Holly sürekli Tiffany’s adlı mücevher markasının binasının önünde kahvaltı eder. Filmin ilk sahnesinde de bu rutine tanık oluruz. Güneş New York’ta yeni doğmaktadır, sokakta kimse yoktur. Holly olanca güzelliği ile mücevherleri izlerken bir şeyler yer, arkada ise Henry Mancini imzalı unutulmaz bir beste çalar… Tiffany markası bu anlamda çok başarılı bir sembolizmin kaynağı olur: Holly’nin hırsı ve orijinalliğinin… Aslında Tiffany & Co gerçek bir marka ve 1837’de kuruldu. O günden bu yana varlığını devam ettiriyor. Filmde gördüğümüz ana binası ise hala New York’ta. O ikonik başlangıç sahnesini izledikten sonra gezi listenize bir yer daha eklemek isteyebilirsiniz.

Onca asaletin, güzel elbiselerin, romantik dakikaların ve komik anların arasında es geçmememiz gereken bir sorun olduğu aşikâr: Filmde çok basmakalıp bir Japon karakter var ve Japonluk ile alakası olmayan Mickey Rooney tarafından canlandırılıyor. Filme ‘’komedi’’ faktörü için katılmış komşu Mr. Yunioshi sürekli gürültüden şikayet ediyor, komik hareketler yapıyor. Çarpık, takma dişleri de cabası. İster 1960’ların azizliği deyin, ister ırkçılık. Kesin olan tek şey, her nesli peşinden sürükleyen bu filmin kusurlu olduğu. Belki de o sahnelerin günümüz teknolojisi ile revize edilmesi bir çözüm olabilir. Tabii sanatsal bütünlüğü bozmazsa… Sonuçta eski Star Wars filmleri de yapılan ufak grafik düzeltmelerle tekrardan yayınlanabiliyor.

Yine de Breakfast at Tiffany’s, bir yüzyıl daha kitleleri büyüleyecek gibi duruyor. Zamanına ve hatta günümüze göre bile büyük başarı olan film, New York’un eski ihtişamını yansıtarak izleyiciye çok değişik bir atmosfer tanıtıyor. 2000’ler romantik komedisinden sıkıldıysanız ve Bridget Jones’un maceraları sizi bunalttıysa kendinizi 60’ların romantizmine bırakmakta tereddüt etmeyin.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz