Bilgi Köşesi

Biyomimikri Nedir? | Doğadan Gelen İnovasyon

İnsanlar henüz dünyaya ayak basmadığı zamanlarda doğa, kendi düzenini kusursuz bir dengeyle kurmuştu. Daha sonra doğan tüm canlılar doğanın mutlak kanunlarına tabi oldular. Doğanın oyununda kaybedenler tükendi, kazananlar ise yaşamına devam etti. Yaşamını sürdürenlerin tümü doğanın şartlarına uyum sağlayacak şekilde gelişerek hayatta kaldılar. Oysa bu canlılardan sadece bir tür, doğaya ayak uydurmaya çalışmaktansa onu göz ardı edip meydan okumaya kalktı. İnsanlar modern medeniyeti kurma yolunda sadece başka insanlara zarar vermekle kalmayıp, dünyanın hassas doğasına da saygısız davrandılar.

Karşılaştıkları tüm sorunlara sadece kendi bilgileri çerçevesinde çözüm bulmaya çalıştılar ve bu çözümlerin çoğu kusursuz dengenin sapmasına neden oldu. Özellikle son yüz yılda bu sapma o kadar fazla oldu ki, doğa daha fazlasını kaldıramaz olup tepkisini şiddetle göstermeye başladı. Gösterilen tepki doğal olarak dengeyi bozan biz insanları giderek sıkıştırmaya başladı. Doğa, bize her sorun çıkardığında bir şekilde onu çözdük ancak bazı sınamalar o kadar şiddetli ki insanlığın bilgi birikimi sınavı geçebilecek seviyede değil. Sınavı geçmenin bilgisi aslında apaçık önümüzde fakat sırça köşklerimizi terk etmediğimiz için bu zorluklarla karşılaşan ilk canlıların bizler olmadığımızın farkında değiliz.

“Eğer bizden saklı olan herhangi bir şeyi ortaya çıkarabilseydim — en azından modern kültürlerde — bu, unuttuğumuz bir şey olurdu. Daha önce bildiğimiz bir şey. Adımız gibi bildiğimiz bir şey. O da şudur ki biz becerikli bir evrende yaşıyoruz, harikulade bir gezegenin parçasıyız ve etrafımız eşsiz dehayla çevrili.”

Bu alıntı, biyomimikri alanında çok önemli çalışmalara imza atan biyolog, yazar, inovasyon danışmanı Janine Benyus’a ait. Benyus’un dediği gibi bizi kuşatan eşsiz deha, aynı zamanda kudretli bir öğretmen. Üretebileceğinden fazlasını asla tüketmeyen doğanın aksine insan, mevcut kaynakları hunharca israf ediyor. Bunun sonucunda bozulan verimlilik dengesi gelişimin önüne yüksek duvarlar örmeye başlıyor. Örülen bu duvarları insanın kendi başına aşamaması başta şaşırtıcı gelse de aslında o kadar da tuhaf değil. Zira milyarlarca yıllık birikimin en iyi örneklerinin karşısında birkaç bin yıllık birikim nasıl durabilir ki?

Doğanın şartlarına karşı koymaya çalıştıkça başarısız olan, kimi zaman da zarar gören insanlık sonunda bir şeyleri yanlış yaptığının farkına vardı. Doğayı kendine uydurmaktansa, doğaya uyum sağlayarak gelişen diğer canlıları fark etti. Sorunları, çözümleriyle beraber göndermek gibi bir ironi ancak cömert doğaya yakışırdı doğrusu. Etrafındaki canlıların yaptıklarını fark eden insan bilim ile birlikte bu alana eğilerek sorunları çözebileceğini anladı. İşte doğanın bize verdiği ilham biyomimikriyi doğurdu.

İsmini Yunanca’daki biyos(doğa) ve mimesis(taklit) sözcüklerinin birleşiminden alan biyomimikri, günümüzde kendisine daha sık başvurulan bir konumda. İnsanlığın yüzyıllardır yaptığı değişimlerin dünyanın döngüselliğine uymaması sonucu meydana gelen sorunlar bilim insanlarını yeniden doğanın kendisine itti. Biyomimikri, yeni projelerin ve değişimlerin zararsız bir şekilde gerçekleşebilmesi için iki temel misyonu üstleniyor. Bu misyonlardan ilki deneyim. Deneyim, doğada yer alan canlıların bazısının içgüdüsel geliştirdiği bazılarının ise bir zorluğu aşmak için nesiller boyu gelişim göstererek oluşturduğu davranış ve yapıları ifade ediyor. Canlıların meydana getirdiği bu yapı ve davranışlar doğa için en kusursuz yapılar olmalılar ki milyonlarca yılın sonunda bize ulaşabildiler. İnsana bu noktada düşen şey ise doğanın sunduklarını görmek ve bunu kendi araştırmalarıyla harmanlayarak insanın yararına olacak şekilde uygulamak.

Biyomimikrinin ikinci misyonu da sürdürülebilirliği koruyabilmek için yol göstermek. Doğa kendi içinde geliştirdiği fiziksel ve kimyasal yollarla mümkün olduğunca az kaynakla yüksek verimli olaylar meydana getirir. İnsanlar ise bunun aksine pek çok işi düşük verimlilikle yapar. Belirli noktalarda kendi çözümlerimiz verimlilik sorunlarının bir kısmını çözebilmiş olsa da bazı şeyleri doğaya öykünmeden yapabilmemiz imkansızdı. Doğa aynı problem için kendi süreçlerini yeniden tasarlayarak en doğru yolu oluşturdu; Kaynak tüketimini de kendi doğal süreçlerinde optimize ettiğinden daima bizden birkaç adım öndedir. Bundan hareketle sürdürülebilirlik yolundaki çözümlerin doğadan gelen tasarımların gelişiminde saklı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Doğanın işleyişine yaptığımız aykırılığın yol açtığı yıkımların bize dönüşü kesinlikle acımasız. İklim değişikliği, ekosistem dağılımının bozulması, hava kirliliği, küresel ısınma ve daha pek çok şey doğaya uyumsuzluğun açık bir yansıması. Verdiğimiz zararları kısa vadede tersine çevirmek mümkün değil ancak doğanın kendisini taklit ederek dünyaya yapacağımız değişiklikler kuşkusuz uzun vadede bir dengelenme sağlayacak. Çünkü doğaya ne kadar benzersek onunla savaşmak durumunda kalmayız ve kısıtlı olanakları daha verimli değerlendirebiliriz. Peki neden verimlilik peşinde koşuyoruz diye bir soru aklınıza gelebilir. Çünkü yaptığımız faaliyetler ne kadar yüksek verimlilikte olursa faaliyetlerimiz için tüketeceğimiz kaynak sayısı da azalır. Gezegenimizin nüfusunu bir anda yarıya indiremeyeceğimizi göz önüne alırsak eldeki kaynakları tasarruflu kullanmak çok daha önemli hale geliyor. Biyomimikri bugün karşımıza hem sorunlarımızı çözmek noktasında karşımıza çıkıyor hem de hayatımızı kolaylaştıracak birtakım icatlara ön ayak oluyor. Biyomimikri ile hayatımıza giren pek çok icat olsa da buraya tümünü taşıyamayacağımızdan ötürü birkaç örnekle yetineceğiz.

Bu icatların başında en çok tanınan ve ticari açıdan en başarılı örnek kabul edilen “cırt cırt” geliyor. Evet evet, bazı ayakkabılarda bağcık yerine kullanılan “cırt cırt”. 1941 yılında Alpler’deki avcılık gezisi dönüşü İsviçreli mühendis George de Mestral köpeğinin dulavrat otu ile kaplandığını fark eder. Bu otlardan bir tanesini mikroskopla inceleyen Mestral, kürklere ve çoraplara kolayca takılan basit bir kanca tasarımı keşfeder. Yıllarca üzerinde çalıştıktan sonra ise bugün cırt (ya da cırt cırtlı bant) olarak bildiğimiz keşfe imza atar ve Eylül 1955’te buluşunun patentini alır. Fotoğrafta dulavrat otunu(solda) ve cırt cırtların mikroskobik görüntüsünü(sağda) görebilirsiniz.

Biyomimikrinin bir diğer örneğini ise Japonya’da görebiliriz. Saatte 400-500 km hızlara çıkabilen trenlerdeki en büyük sorun ses. Doğa ise bunun da çözümünü bize sunmuş. Bir tür kuştan esinlenilerek tasarlanan hızlı trenlerin hızlandıkça daha az ses çıkarması sağlanarak bu sorun da çözüldü.

Güneş panellerinin daha çok ışık emebilmesi için tasarımın ağaç yapraklarına benzetilmeye çalışılması, LED ışıkların ateşböceklerinden esinlenilmesi hatta Leonardo Da Vinci’nin bazı böcekleri taklit ederek uçan araç tasarımları yapması(günümüz uçaklarının atası kabul edilebilecek olan) gibi daha pek çok farklı örnekle biyomimikrinin hayatımıza kazandırdıklarını görebiliriz. İnsan gelmeden önce var olan doğa mutlaka insan yok olsa bile dünyada bulunmaya devam edecektir. O halde doğanın kendisiyle barış içinde yaşamak ve onu bir yol gösterici olarak kabul etmek varken, onunla çatışmak ya da yok saymak akıl karı mıdır? Gezegenimizi getirdiğimiz duruma bakarsak bizce cevap aşikar.

Daha Fazla İçerik İçin:

https://www.armadillokitap.com/

Instagram hesabımıza göz atmak için: https://www.instagram.com/armadillokitap/

Youtube:

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz