Bilgi Köşesi

Eski Bir Medeniyet: Bağdat

“Bir zamanlar medeniyetin ışığıyla coğrafyayı aydınlatırken, semaları artık patlamalarla aydınlanıyor Bağdat’ın; Eski ihtişamına yakın ama bir o kadar da uzak.”

Tarih sahnesinin ışıklarından biri olan Bağdat’ı genel hatlarıyla anlatmaya çalışmak medeniyete kattıklarının bir kısmını es geçmek zorunda bıraksa da bizi, anlattığımız kadarı da Bağdat’ın parlak dönemlerini hafızalara işlemeye yetecektir muhtemelen.

Şehrin adından başlarsak farklı görüşlerle karşılaşıyoruz. Bağdat ismi İslâm öncesi döneme ait yöredeki eski yerleşim alanlarıyla ilgili. Arap yazarlar kelimenin Farsça kökenli olduğunu düşünerek Farsça kaynakları araştırmışlar ve teorik bazı açıklamalarda bulunmuşlar. Yaygın kanaate göre kelime “Tanrı’nın ihsanı veya armağanı” anlamına geliyor ve modern araştırmacıların çoğu tarafından da kabul ediliyor bu görüş. Ancak Hammurabi (m.ö. 1792-1750) kanunlarında Bagdadu şehrinden bahsedilir ki bu da kelimenin Farsçanın muhtemel tesirinden önce de mevcut olduğunu gösteriyor. Kral Nazimaruttaş (bir Babil kralı) zamanından kalma bir sınır taşında da Bagdadi bölgesinden bahsedilir. Bağdat’ın kökenleri görüldüğü üzere milattan önceye dayansa da günümüze kadar ulaşan Bağdat’ın temelini oluşturduğu için 8. yüzyılda Abbasî Halifesi Ebû Cafer el-Mansûr tarafından kurulduğu kabul ediliyor çünkü bu eski yerleşim merkezlerinin hiçbiri ne siyasî ne de ekonomik bir öneme sahipti. Bu bakımdan Halife Mansûr’un kurduğu şehir yepyeni bir şehir olarak kabul edilebilir.

Abbasîler gözlerini Doğu’ya çevirince devletlerini sembolize edecek yeni bir başkent aramaya başladılar. Halife Mansur, ciddi bir araştırmadan sonra iklimi, ekonomik imkânları ve askerî açıdan elverişli konumu bakımından uygun bulduğu Bağdat mevkiini seçti ve şehir nehrin her iki tarafında da verimli topraklara sahip bir ova üzerinde kuruldu. Horasan yolu buradan geçiyordu ve kervan yollarının kesiştiği bu yörede her ay panayırlar kuruluyordu. Böyle bir yerde askerler ve halk erzak sıkıntısı çekmeyecekti. Bağdat’ın sahip olduğu kanallar ağı hem tarımda bol ürün alınmasını hem de şehrin su baskınlarından korunmasını sağlıyordu; bölge sağlıklı ve ılıman bir iklime sahipti. Kısacası yerleşim için gerekli her koşul sağlanıyordu.

Bağdat şehir plancılığı için önemli bir örnektir. Şehir, merkezinin her taraftan eşit uzaklıkta olması ve kolayca kontrol edilip korunması için daire şeklinde planlanmıştır. Şehrin kontrolünü sağlamak, hem içteki haberleşmeyi hem de kervan yollarıyla iletişimi sağlamak için şehir, ortada kesişen iki yol ile dört eşit parçaya bölünmüştür. Kuruluşundan itibaren sahip olduğu düzen elbette medeniyete de yansıdı. Coğrafî konumu, halkının çalışkanlığı, devletin ticareti teşviki ve halifelerin itibarı Bağdat’ı büyük bir ticaret merkezi haline getirdi. Özellikle kurulan pazarlar günlük hayatın önemli bir unsuru oldu. Her çeşit ticaretin yapıldığı ayrı ayrı pazarlar vardı. Meyve pazarı, pamuk pazarı, yün pazarı, yüzden fazla dükkânın bulunduğu kitapçılar çarşısı, sarraflar çarşısı ve aktar dükkânları bunlardan bir kısmını oluşturuyordu. Bunların yanı sıra yabancı tüccarlara ait pazarlar da kuruluyordu. Bağdat’ta hileleri önlemek, ölçü ve tartıyı kontrol etmek için pazarları denetlemekle yükümlü görevliler bulunurdu. Bu görevliler ayrıca hamamları, camileri de teftiş ederdi. Bu görevliler bize Bağdat’ın gelişmişliğine dair bir fikir veriyor. Bu durum sosyal düzenin temini ve tüketiciyi koruma gibi kavramların İslam medeniyetlerinde çoktan beri var olduğunu kanıtlıyor. O dönemde çoğu şehirde bu tür düzenlemelere rastlanmıyordu. Sarraf ve cehbezlerin (sahtekarlığı önlemek amacıyla görevlendirilmiş kişiler) faaliyetleri Bağdat’ta devrine göre gelişmiş bir çeşit bankacılığın oluşmasına neden oldu. Bu da endüstri ve ticaretin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bu tarz uygulamaların ve ticari hareketliliğin nüfusu kendine çekmesi kaçınılmaz elbette. Artan nüfus nedeniyle Bağdat halkı farklı ırk, renk ve mezheplere mensup insanlardan oluşuyordu.

Ticari bir cazibe merkezi olmasının yanı sıra Bağdat büyük bir kültür, tercüme ve bilim merkeziydi. Hanefî ve Hanbelî İslam mezhepleri de burada doğdu. Camiler adeta İslam’ın ilk emri “oku”yu yerine getirmek için muazzam birer öğretim merkeziydiler. Kitap sergi sahası olarak da kullanılan çok sayıda kitapçı dükkânının bulunması kültür faaliyetlerinin ulaştığı seviyeyi gösteren bir başka işaretti. Şairler, tarihçiler ve âlimler sayılamayacak kadar çoktu. Bağdat’taki kültürel gelişimin bu denli hızlı yaşanmasının altında sadece halifelerin değil vezirler ve üst düzeydeki diğer görevlilerin de eğitim ve öğretime gereken ilgiyi göstermeleri ve daima destek olmaları yatıyor. Üst kademelerden verilen destekler İslâm kültürü yaratılarına Bağdat’ın damga vurmasını sağladı. Bizce bilginin değeri bilmeyenle buluşmasıyla ölçülür. Bağdat’taki dönemin yöneticileri de bu görüşe sahiptiler ki bilginin halka ulaştırılabilmesi için eğitim ve öğretim merkezi olarak halk kütüphaneleri kurdurdular. Bağdat’ta halkın fikri sağlığının yanında bedensel sağlıkları da önemli bir konuydu bu nedenle Bağdat’ta pek çok gelişmiş hastane de eksik olmadı. Tıpkı bilimsel sahalarda olduğu gibi bu konuda da vezir ve diğer devlet yetkilileri de katkı sunmaktan geri durmayıp hastaneler yaptırdılar. Kuruluşunu takip eden yıllardan itibaren her alanda hızlı bir gelişmeye sahne olan Bağdat bu süreçte İslâm dünyasının en büyük şehri, en önemli ilim, kültür ve medeniyet merkezi haline geldi. Artan ticaret, servet ve refaha paralel olarak ilim, edebiyat ve sanatta da ciddi gelişmeler oldu.

İslâm kültür ve medeniyetine damgasını vuran Bağdat aynı zamanda Avrupa medeniyetinin doğuşuna da zemin hazırlamıştır. Çeşitli dillerden Arapça’ya yapılan çevirilerin İslâm medeniyeti tarihinde önemli bir yeri var. Emevîler devrinde başlayan bu çeviri faaliyetleri Abbasîler döneminde daha sistemli bir şekilde sürdürüldü; böylece hilâfet merkezi Bağdat özellikle Hint ve İran menşeli eserlerin çevrildiği, Güney Avrupa’yı Orta Doğu ve Yakın Doğu ile bütünleştiren bir merkez oldu; medeniyet ve kültür hareketlerinde önemli bir yere sahip oldu.

Helenizm’in iki büyük merkezinden biri olan Cündişâpûr Akademisi’ndeki Süryaniler, Hintliler ve başka milletlerden bilginler özellikle halifenin teşvikiyle Bağdat’a gelerek buradaki çeviri faaliyetine katıldılar. Cündişâpûr Akademisi’ne mensup bilginler Bağdat’ta İran ve Hint asıllı bilginlerle bir araya geldiler, yeni bir ilmî faaliyet başlattılar. Yunanca, Pehlevîce, Latince, Sanskritçe, Nabatîce ve Süryanice yazılmış birçok eser Arapça’ya çevrildi. Bunun sonucu olarak Arapça sadece Kur’an ve şiir dili olmakla kalmayıp aynı zamanda felsefe ve bilim dili haline geldi. Çeviri faaliyetleri, halife tarafından Bağdat’ta kurulan ve oğlu zamanında tam teşekküllü bir kurum haline getirilen Beytülhikme sayesinde oldukça hızlandı ve daha sonraki birkaç halife zamanında da devam etti. Başlangıçta bir tercüme bürosu ve kütüphane olarak faaliyet gösteren Beytülhikme daha sonra özellikle felsefe ve pozitif bilimlerin araştırıldığı bir merkez haline geldi. Altın çağını yaşayan çeviri faaliyetleri sonunda felsefe, mantık, matematik, tıp, zooloji, botanik, kimya ve edebiyata dair eserler İslâm kültürüne kazandırıldı. Tercüme edilen eserler İskenderiye ve Cündişâpûr akademileriyle Hindistan ve Bizans kütüphanelerinden temin ediliyordu. Tercüme sürecinde dikkat çekici bulduğumuz bir detayı da paylaşmak isteriz. Çevirileri yapan çevirmenlerin yanı sıra onları elle çoğaltan hatta çoğaltılan nüshaları ciltleyen kişilerin bile özenle seçilmesi bilgiye biçilen değerin Bağdat’ta ne denli fazla olduğunun bir göstergesi.

İlim ve kültürün halifeler ve devlet adamları tarafından himaye edilmesi üzerine çok sayıda bilim insanı ve çevirmen Bağdat’a akın ettiği gibi şehirdeki kâğıtçı ve kitapçıların sayısı da arttı; edebî münazara ve toplantılar çoğaldı. Halkta kitaplara karşı merak ve ilgi başladı. Böylece yeni bir medenî çevrede yükselme ve gelişme imkânı sağlanarak büyük âlim, filozof, düşünür ve yazarlar yetişti; Bağdat dinî ve din dışı ilimler sahasında büyük bir merkez oldu. Bunlar arasında cebirin kurucusu sayılan El-Hârizmî, İslâm felsefesinin ilk temsilcisi Kindî, astronomi âlimi Fergānî, doktor ve matematikçi Sâbit b. Kurre el-Harrânî; tabip, kimyacı ve filozof El-Râzî, astronomi âlimi Bettânî, İslâm felsefesinin en ünlü iki siması olan Fârâbî ve İbni Sînâ; matematik, astronomi, coğrafya, jeoloji, eczacılık vb. sahalardaki engin bilgisi ve araştırıcı zihniyetiyle Bîruni ve çok yönlü bir ilim ve düşünce adamı olan İmam Gazâlî gibi âlimler ve İbn Kuteybe gibi yazarlar yetişti.

Tarihinde yönetim kavgaları ve iç çekişmeler nedeniyle de pek çok kez yıpranan Bağdat en büyük yarayı Moğol istilasında aldı. Saldıran Moğollara teslim olunmasına rağmen halk kılıçtan geçirildi. Sayı vermek oldukça güç ancak öldürülenlerin sayısı 100.000’i aştığını söylemek mümkün. Şehrin her tarafındaki gömülmemiş cesetlerden yayılan dayanılması imkânsız kokular Hülâgû’yu bile birkaç gün için çekilip gitmek zorunda bırakması katliamın ne denli büyük boyutta olduğunu kanıtlar nitelikte. Fakat bu saldırının daha acı yönü sadece insana değil kültürel mirasın can damarına da bir saldırılmış olmasıydı. Şehir yağmalandı, camiler ahır haline getirildi, kütüphaneler tahrip edildi. Kitapların bir kısmı yakıldı, bir bölümü de Dicle nehrine atıldı. Atılan eserler o kadar fazlaydı ki nehir günlerce mürekkep renginde aktı. İslâm medeniyetinin duraklamasına sebep olan Moğol istilâsı sadece Bağdat için değil bütün İslâm dünyası için korkunç bir felâket oldu. Hülâgû Bağdat’tan ayrılmadan önce halka ait bazı binaların onarılmasını emretti. Medrese ve ribâtların (sınır uçlarında bulunan gözlem yapıları) tekrar açılmasını sağladı. Kültür çok zarar görmesine rağmen tamamen yok edilmedi.

Moğollardan sonra da başka devletlerin boyunduruğu altına girdi. Bunlardan biri olan Safevi Devleti de Bağdat’ı mezhep çatışmasından kaynaklanan yıkım ve katliamlara sahne etti. Sert çatışmalardan sonra Osmanlı İmparatorluğu’na katılan Bağdat 400 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde bölgenin mihenk taşlarından olmaz niteliğini korudu. Nitekim 20.yüzyıla geldiğimizde özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden çıktıktan sonra Bağdat’ın talihi kararmaya başladı. Bağdat, Irak krallık olarak bağımsızlık elde ettikten sonra başkent ilan edildiği 1921 tarihinden itibaren gerek görünüm gerekse de düzen açısından bozulmalara uğramaya başladı. Köylerden kente yaşanan göçler ve özellikle 1958’de Britanya hakimiyetini kırmak için gerçekleşen ihtilalden dolayı gelişimi sekteye uğradı. 1970’lere gelindiğinde şehrin geleneksel yapısı artık neredeyse tamamen değişmiş ve Bağdat yeni, yüksek binaları, geniş yolları, otelleri ve parkları ile son derece modern bir görünüm almıştı. Bağdat’ın ışığının kalıcı olarak sönmesi ise 2 Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal ve ilhak etmesine karşı çıkan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin verdiği karar uyarınca, Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde oluşturulan milletlerarası güç tarafından 17 Ocak 1991 gününden itibaren bombalanmaya başlanması sonucu oldu. Ateşkesin sağlandığı 28 Şubat’a kadar süren bombardıman sonucu Bağdat’ın alt yapısı, özellikle yollar ve köprüler, sanayi ve askerî tesislerle su ve elektrik şebekeleri büyük ölçüde tahrip edildi. Ardından yaşanan ABD işgalleri ise ateşi adeta körükledi. Dış müdahaleler Bağdat’ın parlayan çehresini mezhep çatışmalarıyla, darbelerle ve terör saldırılarıyla söndürdü. Eski güzel günlerinden sadece silinmeye yüz tutmuş izler taşıyan Bağdat medeniyet feneri olmaktan artık oldukça uzak.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz