Bilgi Köşesi

Holodomor: Ukrayna’da Açlık Soykırımı

Bombalar üzerinize yağsaydı kırsala giderek kurtulabilirdiniz, füzeler vursaydı sizi sığınaklara inerek saklanabilirdiniz, kimyasal saldırılarda maske takarak sağ kalma ihtimaliniz vardır; peki size silah olarak kullanılan şey açlık olsaydı nereye kadar kaçabilirdiniz ölümden? Açlığın herhangi bir konvansiyonel silahtan daha farklı bir yanı var: Onunla savaşırken sadece bedenen savaşmazsınız aynı zamanda ahlaki olarak da bir savaşta olursunuz. Çünkü açlık insanın tüm medeni yönünü bir çırpıda kesip atacak kadar dehşet vericidir. Daha önce Naziler’in Hollanda’da yaptıklarının bir benzerini bu sefer Komünistler Ukrayna’da yaptılar. Bir zamanlar birbiriyle çatışan bu iki tarafın ortak bir noktada buluşabilmesi oldukça ironik doğrusu. İki yanlıştan nasıl doğru çıkabilirdi ki zaten? Holodomor hala Ukraynalıların yüreklerinde sızlayan bir yara; belki de sahip oldukları Rus karşıtlığının kaynaklarından biri. Fakat en önemlisi toplumsal bilincin, etiğin ve insan bedeninin amansız bir mücadelesi Holodomor…

Her ne kadar Holodomor 1932-1933 yılları arasında gerçekleşmiş bir olay gibi görünse de olayın başlangıcı daha eskiye dayanıyor. Her şey Stalin’in 1920’lerin sonundaki tarımı kolektivleştirme (bir nevi kamulaştırma) görüşüne dayanıyordu. 1928-1929 yıllarında Stalin bu görüşünü hayata geçirmeye başladı. Devlet köylülerin çiftliklerini zorla ellerinden almaya başladı. Üstüne üstlük daha köylüler hasatlarından kendi payını dahi alamamışken tamamen plansızca hasadın büyük bir kısmına devlet adına el koymaya başladılar. Haliyle bu durum Ukraynalı köylüleri bir hayli kızdırdı. Toprakların devlet eline geçmesinden en hoşnutsuz olanlar geniş arazileri olan toprak sahipleriydi. Eğer toprakları ellerinden alınırsa toplumsal ayrıcalıkları ortadan kalkacaktı. Bu göreceli zengin toprak sahiplerinin yanı sıra sıradan köylüler de bu zorlamadan memnun değillerdi.

Her şeyin devlet kontrolü altında daha düzenli ve verimli işleyeceğini düşünen Stalin’i ise bambaşka bir tablo karşıladı. Komünist rejimin gaspını kabul etmeyen köylüler topraklarını işlemeyi bıraktılar. İşlemeyi bırakan köylülerin bir kısmı kentlere göç etmeye başlayınca kırsal ekonomi bozuldu. Bununla beraber üretimde de ciddi bir düşüş yaşandı ve yiyecek stokları büyük kayıplar geçirdi. Üstüne üstlük kırsallarda bazıları silahlı olan birtakım ayaklanmalar da ortaya çıktı. Halk ayaklanmaları her totaliter lideri olduğu gibi Stalin’i de tedirgin ediyordu. Doğrusu Stalin bu tedirginliğinde haksız sayılmaz çünkü Ukrayna’nın Moskova’yla ilişkileri pek sıcak değil. Köylülerin isyan ettiği eyaletler Rus İç Savaşı’nda Kızıl Ordu’ya karşı savaşmış eyaletlerle büyük ölçüde örtüşüyorlardı. Aynı zamanda Stalin Ukrayna’yı herhangi bir zayıflıkta ayrılmaya en meyilli bölge olarak görüyordu. Stalin bu ayaklanmaların nereye varacağını tahmin edemeyecek bir lider değildi; 1932 yılında Komünist Parti sekreteri ve yakın çalışma arkadaşı olan Lazar Kaganovich’e “Ukrayna’daki durumu iyileştirmeye çalışmazsak Ukrayna’yı kaybedebiliriz” demesinden Stalin’in her şeyin farkında olduğu sonucuna varıyoruz.

Lakin aynı yıl aldığı kararlar bırakın durumu iyileştirmeyi çok daha kötü bir hale getirdi. Ukrayna’daki tüm köyler, kasabalar ve çiftlikler kara listeye alındı ve yiyecek almaları engellendi. Bununla beraber köylülerin yiyecek bulmak için Ukrayna dışına çıkmaları da yasaklandı. Büyüyen açlığa karşın bölgeden gıda alımı arttırıldı ve halka herhangi bir destekte bulunulmadı. Kriz, 1932-1933 kışında, organize polis ve komünist memur gruplarının köylülerin evlerini yağmaladığı, ekinlerden kişisel gıda malzemelerine ve evcil hayvanlara kadar yenilebilir her şeyi zorla toplanmaya başladığında zirveye ulaştı. Stalin’in giriştiği mücadelenin sonu kelimenin tam anlamıyla bir felaketti.

1933 baharında Ukrayna’da ölüm oranları artmaya devam etti. 1931 ve 1934 yılları arasında tüm SSCB’de en az 5 milyon insan açlıktan öldüğü düşünülürken bunların yaklaşık 3.9 milyonunun Ukraynalı olduğu tahmin ediliyor. Ancak bu dönemde yaşananlar sayılarla ifade edilen her şeyden çok daha vurucu: hırsızlıklar, linç girişimleri, tabiri caizse cesetlerden geçilmeyen caddeler ve en korkuncu da yamyamlık vakaları. Hayatta kalmak, fiziksel olduğu kadar ahlaki bir mücadeleydi. Bu mücadelenin en çarpıcı örneklerinden biri Haziran 1933’te bir kadının doktor bir arkadaşına yazdığı mektuptan bir kesitti:

Henüz yamyam olmadım, ancak mektup size ulaşana kadar olmayacağımdan emin değilim. Önce iyi insanlar öldü. Hırsızlık yapmayı veya fahişelik yapmayı reddedenler öldü. Başkalarına yiyecek verenler öldü. Ceset yemeyi reddedenler öldü. Hemcinslerini öldürmeyi reddedenler öldü. Yamyamlığa direnen ebeveynler, çocuklarından önce öldü.

Tüm bunlar yaşanırken Sovyet yönetimi krizi bambaşka bir noktaya taşıdı. Milyonlarca köylü ölürken, Sovyet gizli polisinin ajanları Ukrayna’nın siyaset kurumunu ve aydınları hedef alıyordu. Kıtlık, Ukrayna kültürüne ve Ukraynalı dini liderlere karşı yürütülen bir baskı ve zulüm hareketlerinin üzerinin örtülebilmesini sağladı. Ukrayna dilinin kullanımını teşvik eden resmi Ukraynalaştırma politikası fiilen durduruldu. Hedef alınanların tümü alenen aşağılanmaya, hapse atılmaya, Gulag’a (Sovyet hapishaneleri ve zorunlu çalışma kamplarından oluşan bir sistem) gönderilmeye veya idama mahkum edildi. Öyle ki Ukrayna Komünist Partisi’nin en tanınmış liderlerinden biri olan Mykola Skrypnyk, bu Ruslaştırma programının kaçınılmaz olarak kendisine de ulaşacağını bilerek, Stalin’in yargılamalarından birine boyun eğmek yerine intihar etti.

Peki tüm bunlar olurken bunca mazluma kimse ses olmadı mı? Aslında olunmaya çalışıldı ancak tahmin edersiniz ki Sovyet Rusya’dan bahsediyorsak hiçbir şey şeffaf değildir. Holodomor sürerken, durumla ilgili haberler Sovyet bürokratları tarafından kasıtlı olarak susturuldu. Parti yetkilileri kamuoyu önünde olaylardan kati suretle bahsetmediler. Moskova merkezli Batılı gazetecilere de bu konuda yazmamaları talimatı verildi. Fakat gerçeklerin istesek de istemesek de ortaya çıkmak gibi bir huyları vardır; Stalin, 1937’de yapılan bir nüfus sayımının sonuçlarını bastıracak kadar ileri gitti. Bu sayımın yöneticileri tutuklandı ve öldürüldü, çünkü rakamlar Ukrayna nüfusunun büyük bir kısmının yok edildiğini ortaya koyuyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Ukrayna’nın Nazi işgali sırasında bu olay tartışılsa da savaş sonrası yıllarda yeniden bir tabu haline geldi. Sovyetler Birliği Holodomor’dan ilk kez Çernobil Nükleer Santrali felaketinin ardından bahsetti. Hatırlarsanız bu felaket de başlangıçta Sovyet yetkilileri tarafından reddedilmiş ve gizli tutulmuştu.

Bastırılan şeyler insanın derinliklerine daha çok nüfuz ederler. Holodomor Kremlin tarafından yarım yüzyıldan fazla bir süre resmi olarak reddedildiği için, bağımsızlıktan bu yana Ukrayna halkının hafızasında büyük bir yer etti. Ukrayna hükümeti ve Ukrayna diasporası tarafından Holodomor’u anan anıtlar dikildi ve kasım ayının dördüncü cumartesi günü dünya çapında Holodomor’u Anma Günü kutlanmaya başlandı. 2019 yılına kadar da 16 ülke tarafından bir soykırım olarak kabul gördü.

Tarihçiler Holodomor’un bilerek yapılan bir eylem mi yoksa yanlış politikaların bir sonucu mu olduğu konusunda zaman zaman tartışsalar da ve her ne kadar eldeki veriler bunun kasıtlı bir eylem olduğunu destekler nitelikte olsa da tarafsızca şunu söyleyebiliriz: Kasıtlı veya yanlış politikaların sonucu olsun ya da olmasın sonunda insanların suçsuz yere öldüğü hiçbir dava haklı görülemez.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz