Şampiyonlar

II. Armadillo Kısa Öykü Yarışması Galibi: Yeliz Sabaz

Kedili Kadın

Urgan Köyü’ne 1965 ilkbaharında atandım. İstanbul’dan, okuldan ahbaplarımı geze geze dört günde ulaştığım bu İç Anadolu köyünü görünce içimden bir şeyler koptu. Büyük heveslerle okumuş muallim olmayı arzu etmiştim. Fakat babamın iktidarına hayır diyemeyen fıtratımda imam olmuştum. Neden bilmem, muallim olsam bu köy korkunç gelmeyebilirdi fakat imam olunca gözüme biraz korkunç gelmişti.

Geldiğimin ilk günü muhtar; lojmanı ve bitişiğindeki camiyi gösterdi. Caminin yarısı ahşaptan yarısı taştan yapılmıştı. İyi durumda sayılırdı. Fakat lojmanı, bana İstanbul’da gösterseler: “Burası kesin hayvanlar içindir.” diye düşünürdüm. İçimdeki karamsarlık artarak bavulumu bıraktım. Fakat anacığımdan öğrendiğim gibi pes etmek yerine kolları sıvamaya karar verdim. Bir haftada iyice bir temizlik yaptım. İlçeye inip basmadan birkaç perde, yolluk alıp bir şeyler yapmaya çabaladım. Dönüp bakınca halen eğreti duran bir yanı vardı ama köydeki evlerin yanında nazikçe döşenmiş gibi bir hava oluşmaya başladı. Tüm bu işler bitince camiden sonra kahvehaneye gitmeye başladım ki köy halkına kendimi daha iyi tanıtayım. Sandığımdan daha samimi bir karşılamayla karşılaşınca daha sık gitmeye başladım ki belki cemaat artardı. Fakat toplam seksen dört haneden oluşan köyün nüfusunun, iki yüz on beş olduğunu kısa sürede öğrenmiş oldum. Köyde hemen herkesin koyunları vardı ve yazları da tarımdan dolayı ailelerde camiye gitme alışkanlığı pek oluşmamıştı. Buralardan da ahbap edinebilmek adına bir süre hane hane dolandım. Fakat bu çabalarım da sonuçsuz kalınca her geçen ay içime kapanmaya başladım. İçimdeki idealist hisler yerini daha büyük karamsarlığa bıraktı.

İçimdeki karamsarlık gün gün artarken sevinçli anlarım ayda bir kere muhtara gelen postacının geliş saati oluvermişti. Kendim gibi okumuş bir adamı bulmanın sevinci içimi sarıyordu. Her ayın bir cuma günü gelir; cuma namazını bizimle kılardı. Sonra muhtarın evine geçer Hatice kadının yaptıklarını yer birkaç saat muhtar, ben postacı ve Göbekli Hamdi hep birlikte hasbıhal ederdik. Şüphesiz bu saatler çevresi dağlarla çevrilmiş, kuş uçmaz kervan geçmez köyde; benim en değerli saatlerim olmuştu. Muhtar ortaokul tahsili olan adam olduğundan konuşması güzel insandı. Göbekli Hamdi ise tıknaz boylu, ağarmış sakalları, konuşurken ağzındaki dişleri yere düşürecek gibi duraksayarak konuşması ile insanda tuhaf bir izlenim bırakıyordu.

Yine böyle bir gün ilkbaharın taze havasında köy kahvesinde gevezelik ediyorduk. Çoluk çocuktan söz açılınca köylüler oynadıkları taş oyunlarını bırakıp başıma üşüştüler. Öyle ya köylülere göre yaşım gelmiş de geçiyordu. Köyün gençleri on sekiz, bilemedin yirmisinde evlenmiş; askere gitmeden çocuk sahibi olmuş olurdu çoğu kez. Göbekli Hamdi de az ileride oynanan kâğıt oyunundan dikkatini bana yöneltti. Çay bardağında kalan son yudumu höpürdeterek gürültüyle içtikten sonra benim masaya doğru o aksak yürüyüşü ile yanaştı.

“Hoca yav yok mu memlekette helal süt emmiş bir gız?

O haklı soruya verecek bir cevap bulamayınca sandalyemde öteye beriye kıpırdandım. Anamın her mektupta yazdığı; sütçünün kızı, okuldan akranını, mahalleye taşınan Ayşe teyzenin kızı bitmiş; bir de buradakiler çıkmıştı. Göbekli Hamdi davet beklemeden yanımdaki sandalyeye ağır cüssesi ile âdete yığıldı. Homurdanarak:

“Okumuş adamsın, helal süt emmişsin, mamur adamsın da hoca everek seni.” Kendi kendine cevap verir gibi: “Hoş sen de okumuşlu istersin.” dedi.

Uzak masalardan birkaç kişi “Heç olacak iş mi emmi!” “Ya ya” diyecek oldular. Tüm dikkatlerin benim üstüme yoğunlaşmasından yorulmuş laf arayarak başımı kaşımış, önümdeki bardağa bakınmıştım. Bir ilahi çare arıyor, bulamıyordum. “Şimdi buradan kurtulmak istiyorum.” desem, olmazdı. “Sohbet edecek kız mı vardı?” da olmazdı. İlkokulda kara tahtanın önündeki küçük çocuğa dönmüştüm yine. Tam ağzımı açacak oldum bahçeye açılan kapıda bir mırıltıdır koptu. Bir anda herkesin bakışları oraya döndü. Dikkatlerin benden çekilmesinden memnun ancak neye baktıklarına da hayret edercesine başımı çevirdim. Bazı köylüler ahşap sandalyelerini gıcırdatarak biraz doğruldular. “Evinden çıkmış.”, “Vay, kadın hala güzel!” , “Eyvah, yine ne olacak?” diyenler oldu. Hayret etmiş ben de ayağa kalkmıştım. Göbekli Hamdi her zaman ki gibi “Tuhaf gadın emme eyi gadındır.” diyerek durumu özetledi. Ben daha çok meraklanmıştım:

Kim bu kadın? Neden herkesin ilgisini çekti? , diye soruları sıraladım.

Göbekli Hamdi konuşmadan muhtar araya girdi.

“Kedili Kadın, deye bilinir hocam. Biraz tuhaftır. Kimseye zarar vermez emme acayip huyları var.” Benim şaşkınlıkla kaşlarım kalktı. Biraz da meraklanarak üsteledim: “Ne gibi?” Muhtar bu soruyu beklermiş gibi anlatmaya koyuldu.

Kadının adı köyde pek kullanılmazmış. Herkes onu Kedili Kadın diye tanırmış. Geceleri az uyur gündüzleri daha çok uyurmuş. İbadet eder, üç kedisi ile yaşarmış. Kendisinden başka kardeşi falan yokmuş. “Iraz Gızı” diye bilenler de varmış.  Iraz, anası imiş. Babası çok genç yaşta ölünce anası bu kızı kendi başına büyütmüş. Anası da tuhaf davranışlar sergilermiş ama bu kadınınki daha fazla imiş. Muhtar anlattıkça ilk kez bu köyde bir hikâyenin beni bu kadar içine aldığını anlamaya başladım. Sordukça sordum. Kadın anasından kalan on dönüm kadar tarlayı yazları işler kışları da onun azığı ile geçinir gidermiş. Kimselere muhtaç olmaz aksine insanlar ona ihtiyaç duyarmış. Köylüler ve civar köylerde çok tanınırmış meğer. Herkesler ondan şifa dilenmeye gelirmiş. Gelenlerden küçük hediyeleri kabul edermiş fakat yüklü para almamış. Bir kez evlenmiş. Aşağı köyden, yoksul bir gençle. Fakat muhtarın dediğine göre o yoksul adam bile bundan ürkmüş olmalı ki iki yıl sonra çocuğu olmuyor diye anasının yanına koymuş gitmiş kadını. Kadının gözleri kedigözüne benzer insanın üstüne çevirince insanı ürpertirmiş. Bazı dedikodulara göre de yakın yerden biri öleceği zaman hummalı bir hastalığa yakalanır, evden çıkmazmış. Hikâye gittikçe ilginçleşince bende inandırıcılığını kaybetmişti. Okumuşlu olmak dışında Allah’a inanan biri olarak fazla abartılı bulmuştum hikâyeyi. İlkindi ezanı için müsaade istedim. “Camiye cemaat!”, gülerek ayrıldım yanlarından. Ama nedense içim ürperti ile dolmuştu.

Tüm gün kendimi oyalayacak şeylerle meşgul oldum ancak merakıma engel olamadım. Yatsıyı da kıldırdıktan sonra biraz soğumakta olan köyde yürüyüşe çıktım. Muhtarın dediğine göre yukarı yol sapağında yalnız bir evdi kadının evi. Uzaktan da olsa evi görecek ve mantığımın bu olmaz dediği şeye kanıt arayacaktım kendimce. Köylü kadınların kırk beş yaşlarında çökmeye yüz tuttuğunu düşünürsek yaşlı gibi görünecekti. Adımlarımın sesi tüm köyde yankılanıyormuş, günaha doğru koşuyormuşum hissi içimi kemirdi durdu. Ekimin soğuk havasını bir iki kez durarak içime çektim. Yola tekrar koyuldum. Evler bitti. Issızlık başladı. Kendi ayak sesimden başka bir şey kalmayınca karanlıkta cılız bir ışık sezdim. Bu ev, onun evi olmalıydı. Biraz daha yaklaşıp kadını görmeye çalıştım. Bu saatte bir kadın gece vakti ne yapardı dışarıda? Yaklaştım. Cılızca yanan ışığın rüzgârda titreyen çıra ışığı olduğunu anladım. Kimse yoktu. Ben: “Sanırım helâya falan çıkmıştır kadın ne işim var burada sapık gibi?” deyip hemen geri dönmeye hazırlandım. Ahşap kapı iç gıcıklayıcı bir sesle açıldı. “Gel!” dedi kadın. “Beynimin bir oyunu mu?”, olduğunu bilemediğim için durdum bir an. Arkama döndüm. Kesinlikle cinleniyor olmalıydım. Karşımda sarı soluk elbiseli uzunca, zayıf, beyaz tenli bir kadın duruyordu. Yanlış ev burası diye düşündüm. Çünkü bu kadın olsa olsa yirmi beşinde olabilirdi. “Gel!” dedi yine bana. O zaman sesi doğru duyduğumu anlayıp iyice dudaklarımı birbirine yapıştırdım. Ancak eliyle kapıdan çağıran bir hareket yapınca emin oldum. Çıranın ışığına doğru gittim umutsuzca.

Kadın çırayı içeriye aldı. Yaptığım şeyin şoku içinde dilim damağım kurumuştu. Konuşmuyor, gözlerimle karanlıkta onu seçmeye çalışıyordum. Peşi sıra gelmemi işaret verdi. Odaya girince kandilin ışığında göz kamaştırıcı güzelliği ile karşılaştım. Oturacağım yeri gösterdi. Ben de küçük bir çocuk gibi emrine hemen uydum. Ne yaptığımın farkında değildim. “Ben de seni bekledim bunca zaman.” dedi. Hala yaşadıklarımı anlamlandıramadığım için gözlerine boş boş baktım. O an fark ettim gözleri kedilerinki gibiydi. “Ben çok ışığa ihtiyaç duymam da…” diyerek kandilin kısık olma sebebini açıkladı. Konuşması, hali, tavrı buralara ait değil gibiydi. Sonra yavaşça yanmakta olan ocağa yöneldi. Eskimiş demlikten bana kekik doldurdu. O sırada kadına adını veren kediler gelip karşıma geçtiler. Kadın ocağı biraz harlamaya gitti. Tastan bir yudum aldım. Etrafı incelemeye başladım. Kediler karşımda yargıç gibi dikiliyorlardı. Duruşlarında bir asalet vardı ama sanki bir şeyi anlamaya çabalıyorlardı: “Dost muyum, düşman mıyım?”

-Korkmaz mısın burada? Fazla ıssız da!

Tekrar soluk benzini bana çevirdi fakat cevap vermedi. Sessizce oturuyordu. Kediler de onun gibi ifadesiz bana bakıyorlardı. Bu kez:

“Neden kedili kadın diyorlar sana?”, diyecek oldum kadın boş ifadesiz gözlerini bana çevirdi yine.   Kedigözlerinde bir şey parıldadı söndü. O an muhtarın dediği aklıma geldi. “Çok çetin ceviz adamlar çıktı amma kimseler elde edemedi kadını. Kedigözlerini çevirdi mi insanı çırılçıplak soyan bir yanı var. Sanki ruhunu ele geçiriyor insanın hoca!” deyişi beynimin arka yanlarında çınladı sustu.

“Yazık Allah onlara da çoluk çocuk nasip etmedi daha” dedi.

Kahvedekilerin her bir dediklerini yavaş ama zamanı gelince anlamaya başlamıştım. Tekrar sustu. Çayımı bitirdim. Ayıp olmasın diye ayaklanayım diye doğrulacak gibi oldum. Ama bir şey mani oldu kalkmama. Oturdum. Sonra başladım anlatmaya. İkinci çayı da içtikten sonra birden doğruldum. Kadın da ayaklandı. Bunu nasıl yaptığımı anlamadan kapıya yöneldim. Kadın başıyla beni uğurladı. Ancak yine konuşmamış beni hayrette bırakmıştı.

Eve giderken sabah ezanına az kaldığını anladım. Evdeki köstekli saatimden bakınca ezana az var deyip yatmadım. Zaten yatacak halim kalmamıştı. İçimde bir çocuk çığlıklar atıyordu. Bir dost bulmuş gibi hissetmenin çığlığı mı yoksa bir güzel kadın tarafından adam yerine konmanın tadı mıydı? Bilemiyorum. İçim içime sığmayarak sabah ezanını bekledim. Ezandan sonra cemaat de dağılınca tazelenmiş olarak uykuya daldım.

Kadınla konuşmamızın üstünden bir hafta geçmişti. Ne olduysa olmuş üstüme canlılık gelmiş kahvede, camide bir yaşam enerjisi ile dolmuştum. Bazı günler konu komşuya ziyarete gidiyordum. Kedili Kadın’ı göreceğim gelmedi hiç. Ancak kahvede duyduğuma göre çevre köylerden kadına sürekli ziyarete gelenler varmış. Bazı zamanlar kadına bir canlılık gelirmiş. Sonra bir ölü toprağı serpilirmiş üstüne. Ben bu canlılıktan kendime pay çıkarıyor kahvede herkese çay ısmarlıyordum. Fakat yedinci günün sonunda ziyaretçilerin eli ayağı kesildi. Duyduğuma göre gelenler de bu tuhaf kadını öve öve bitiremiyordu. Sarı elbisesi ile onu tekrar gündüz vakti bahçede gördüm. O zamanki güzelliği geçen gecekinden de güzeldi. Ay gibi parlıyordu fakat esrarengiz gözlerinde; bakınca insanı çıplaklaştıran bakış değişmemiş artmıştı. Sonra dokuzuncu gün dedikodu aldı başını yürüdü. “Kedili Kadın yataklara düşmüş, Kedili Kadın hummaya yakalanmış gene, bizim kadın sıcak çorba bıraktıydı o zaman görmüş.” Alıp başını gitmişti, dedikodular. Ben de bir türlü gidemiyordum evine. Ne olur ne olmaz diye köy halkından çekiniyordum. On birinci günün sonunda yatsı namazından sonra kapıma hunharca vuruldu. Açınca baktım ki on iki yaşlarında esmer bir oğlan:

-Hoca efendi bubam öldü, gelcemişiniz muhtar emmi öle, dedi.

Gözyaşları, gözlerinde titreşen oğlan ağlamaya başladı. Hemen paltomu kaptığım gibi çocuğun peşine takıldım. Çocuğun başını okşuyor kendimce teselli ediyordum. Ben ki bu köye geldi geleli epey insan gömmüştüm ama ilk kez bir çocuk, bana ölümü haber veriyordu. Bu yüreğimin derinlerinde bir yerlere dokundu. İstemsizce İstanbul’daki ailemi düşündüm. Geldiğim ilk yıl Şeref’in kötü hastalığa tutulduğunu duymuştum. Herkes ölecek gözüyle bakıyor ancak kimseler üç tane üst baş olmayan sabilere durumu belli edemiyordu. Eve vardığımızda kandil ışığında henüz otuzlarında olan Şeref’in cansız bedenini battaniye ile örtülmüş olarak buldum. Muhtar, Şeref’in karısı Fatma, küçük kızlar, Muhtar’ın hanımı Hatice’yi gördüm. Muhtar dışında herkes ağlıyordu. Muhtar: “Hocam zavallının ömrü bu kadarmış.” deyip dizine vurdu. O zaman altmışına merdiven dayamış bu adamın gerçekten ne kadar üzgün olduğunu anladım.

Şeref’in cenazesi öğle namazının arkasından kılındı. Çevre köylerden de eş dost herkesler toplandı. Yoksul bir adam olmasına rağmen candan davranışları, akrabalarına saygısı, herkesi sofrasına buyur edişi onu sevilen biri yapmıştı. Kadınlar dizlerini vura vura ağladı. Yaşlılar Şeref’ten ziyade sabiler aç açıkta diye ağladı. Ancak artık kahvehanelerin konusu “Kedili Kadın’ın, Şeref’i öldürdüğüne” evrildi. Bir süre bu sohbetleri dinledikten sonra:

-Yapmayın emmiler, ağabeyler bu olacak iş mi? Günahtır! Canı veren Allah, siz neler söylüyorsunuz, dedim ama kimselere dinletemedim.

Onlar kendi dünyalarında uydurduklarına inanmışlardı bir kere. Ne dedimse bu sohbet bitmedi. Ben de kahveden biraz uzaklaştım. Ancak bu arada da Kedili Kadın’ı hiç görmeyişim benim de şüphelenmeme neden olmuştu. Birkaç gün sonra oralarda dolanmaya gittim. Kadın bir komşunun evinden çıkıyordu. İlk, göz göze gelince hiddetlendim. “Şerif’e ne yaptın?” diyecek oldum. Sanki beni de ikna etmişlerdi adamlar bu muhabbete. Kadın ilk kez gerçekten bana gülümsedi. Benim de bir anda yüzüm aydınlandı. Peşi sıra gelmemi işaret etti. O tuhaf ve manalı gözleri bana bakınca her şeyi anlatmak istiyordum. Kendime engel olamadan olduğu gibi anlatıyordum her şeyi.

İkinci görüşmemizden sonra ben bazen yürüyüşe çıkma bahanesi ile Kedili Kadın’ın oralarda dolanıyordum. Bazı gündüz vakti bazı gece vakti beni eve alıyordu. İçimden bunun günah olduğu geçiyordu ama sonra bunu hemen uzaklaştırıyordum kendimden. Çünkü biz günahlık bir şey yapmıyor; oturup çay içip hasbıhal ediyorduk. Her defasında onun hakkında çok az bilgi alıyor ama kendim hakkında hemen her şeyi anlatıyordum. Sessizce her şeyi dinliyordu. Öyle ki postacının gelişi bile beni çok alakadar etmez olmuştu. Annemin yazdıklarını ona da anlatıyordum. Ortaokulda bir kızı sevdiğimi ve o kızı, okul bitince babasının hemen everdiğini anlattım. Ben liseyi okumuş yüksek tahsilli olmuştum güya. Oysa kızı daha on dördünde evermişlerdi. Bu hikâye bana o kadar dokunurdu ki iki gözüm iki çeşme anlatmıştım. İlk defa gözlerindeki ışıltı söndü. Durgun bakışlarına o an bir acıma geldi ve gözünde iki damla yaş gördüm.

Günler birbirini kovaladı. Kedili Kadın tüm dünyam olmaya başlamıştı. Namazlardan sonra onu görebilmek umuduyla oralarda dolanıyordum. Eğer bir davet alamazsam evime şekeri elinden alınmış suratsız çocuk gibi gidiyordum. Ancak eve gidince şenlik başlıyordu. Bu perili kadınla hayaller kuruyordum. Neden olmasın belki evleniriz, belki çocuğumuz olur, belki o da beni sever diye kendimce hayaller kuruyordum. Tüm bunları düşündüğüm için kendimi aşağılıyor; yatakta döne döne sabahı ediyordum çoğu kez.

Bir gün yatsı namazından hemen sonra gitmedim evine. Çünkü son birkaç gündür denk gelememiştik. Sonuçta ben bekârdım ve bir de üstüne imamdım. Genç, yirmi iki yaşında delikanlı idim. O, dul ve yalnız bir kadındı. Belki bazı zamanlar dedikodudan korktuğu için beni eve alamıyordu. Geç saat kışın sert ayazında paltoma sarılıp evinin yolunu tuttum. Sanki birinden haber almış gibi kapısını bir anda açtı. Yine periyi andıran o tuhaf elbiselerinden biri vardı üstünde. Bu kez üç kedi de kapının eşiğindeydi. İçeri girdim, kapıyı kapattım. Nasıl olduğunu anlamadan kadını kollarımın arasına aldım. Dudaklarına bir anda yapışmış onu öpücüklere boğmaya başlamıştım. Ellerim sırtında dolanmıştı. Önce tepkisiz kaldı. Sonra aynı sakinlikle kollarımı açtı. Yürüdü ben de bana teslim olduğunu sanarak peşi sıra arkasına takıldım. Aynı divanı bana gösterdi. Oturdum. Bir şey söylese daha kolay olacaktı. Ancak söylemedi. Aynı sessizlik! Buna nasıl dayanıyordu? Gidip bana çay yaptı. Elime tutuşturdu. “İç!” dedi aynı kayıtsızlıkla. Sanki az önce onu aşkla öpmemişim gibi. Nasıl bunu başarıyordu, anlayamıyordum. İşin tuhafı; ona yeni bir adım atacak gücüm, bu eve gelince olmuyordu. Oysa evimde nice hayaller kuruyordum.

Bir süre bu küçük, tuhaf ama şefkat dolu aşk oyunu devam etti. Bu ıssız köy bana cennetten bir mekân gibi gelmeye başlamıştı. Ne yaptım, ne ettimse bu Iraz Gızı’nı konuşturamadım. Az konuşur, uzunca dinlerdi hep. Ancak bu bile bana öyle güzel gelirdi ki anlatamam. Gökyüzünde yürüyormuş gibi sekerek yürüyor çoğu kez ıslık çalarak yürüyüşlere çıkıyordum. Köy kahvesinde bile keyfime diyecek yoktu. Tam böyle keyifli günlerden birinde Kedili Kadın, öğle saatlerinde kapımı çaldı. Hayret etmiştim. Hiç alışkanlığı değildi. Birkaç dakikalık şaşkınlıktan sonra içeriye buyur ettim. Az az konuşuyor ama olduğundan biraz telaşlı görünüyordu. Artık onun ruh dalgalanmalarını kolay seçebiliyordum. Sonra bir anda bana hiç yavruları olmayan kedilerinden birinin gebe olduğunu söyledi. Şaşırmıştım. Uzun yıllardır onunla olan ve doğum yapmamış kediler nasıl gebe olabilirdi? Yine de onu dinlemeye başladım. Sıklıkla, “Vakti geldiydi.” , diyor beni hayretler içerisinde bırakıyordu. Sanki benimle konuşmuyor başka bir âlemle iletişimdeymiş hissiyatı veriyordu.  Kedili Kadın’ın bana ziyaretinden üç gün geçmemişti ki kahvede muhtar:

-Kedili Gadın hastaymış.

-Nesi varmış?

-Bilmem, Hatçe, dedi. Bu kez daha derin deyor.  Kahvede her baştan bir ses çıktı. Lakırdı uzadı. O geceyi telaşlı geçirdim. Gece yarısı iki gibi muhtar geldi evime.

Hoca:

-Kedili Gadın, ölmüş. Hanım akşam yemeği bırakmaya gettiydi. Hasta diye yanında galacak oldu. Sabaha çıkamamış fakir.”

Bir an midem bulanmaya başladı. Kulaklarım uğulduyor, çığlıklar atmak istiyordum. Ne olmuştu? Neden olmuştu? Nasıl olmuştu? Hızlı adımlarla, sanki hep beni beklediğini sanarak, oraya yöneldim. Muhtar ardım sıra koşturarak geliyor. Olaya anlam verememiş halde konuşuyor, konuşuyordu. Kedili Kadın’ın evine varınca kapıyı bile çalmayarak içeri daldım. Hatice yenge telaşlanıp yazmasını kapattı. Böyle içeri girmemin uygun olup olmadığı umurumda değildi. Gözlerim divanda yatan Kedili Kadın’a kaydı. Yine ay gibi parıldıyordu. Bir eli yanına düşmüştü. Öldüğüne inanmak istemeyen zihnim isyan ediyor; sokul yanına dokun, diyordu. Ancak muhtar emmiden ve Hatice yengeden çekindiğimden bunu yapamıyordum. Gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü. O ana kadar bir şeyler söyleyen muhtar ve hanımı susmuş; bu kadına gösterdiğim alakayı hayretle karşılamıştı. O zaman bir parça bu kadına sevdalı olduğumu anlayıp sevdaya saygılarından mı; ölüme saygılarından mı bilinmez, sustular.

Kedili Kadın’ı gömdükten sonra uzunca kendime gelemedim. Artık köylülerin diline de dolanmıştım. “Meğer bizim Kedili Gadın’a sevdalıymış.”, diyerek. Umurumda değildi ama ben acımı yaşıyordum. Dağlar, bayırlar boyunca yürüyordum. Annemle de mektuplaşmaz oldum. Artık hayat anlamsız ve hissiz geliyordu. Bir tek şey hariç! Kedili Kadın öldükten sonra, önce hamile kedisi evime yerleşti. Dost bilip onu evime aldım. Sonra yavruladı. Sadece bir tane dişi bir yavrusu oldu. Beyazdı. Annesine benziyordu ama daha beyaz ve daha keskin bakışlı idi. Sonra diğer dişi ve erkek kedi de evime yerleşti. Bazı acı dolu gecelerde, onun bende yarattığı hissiyatla saatlerce ona derdimi anlatmaya başladım. Esrarengiz kediler hayatımda büyük bir dinginlik oluşturdular. Zamanla köylüler, tıpkı Kedili Kadın gibi olduğumu söylemeye başladılar. Benden çekinmeye, uzak durmaya çalıştılar. Ancak bir o kadar da gelip bana dertlerini anlatıyorlar, benden teselli alıyorlardı. “Yazık hoca gara sevdaya düşmüş, vah vah, tüh tüh…” gibi sözleri çoğu kez arkamdan duyuyordum. Zamanla dedikodular aldı başını gitti. “Hoca, hastalara güzel dualar ediyor.” “Dua ettiği adam öyle bi iyleşiyor ki sorma!” Ben de kendimde bazı tuhaflıklar sezmeye başladım. Kedilerle daha çok zaman geçiriyor, daha çok susuyor ve daha çok ibadet ediyordum.

Bir akşam ibadet dolu gecelerden birinde kandili söndürüp yatağa geçtim. Pamuk kucağıma atladı. Zifiri karanlıkta onu sevmeye koyuldum. Sonra birden Pamuk’u karanlıkta net seçmeye başladım. Nasıl olabilirdi? Gözlerine baktım. Gözlerini, gözlerimden hiç ayırmıyordu. Gözleri ona ait değildi. Bu nasıl olabilir? Bu kadar karanlıkta onu nasıl görebilirdim? Yataktan fırlayıp kandili açtım. Küçük çalışma masamdaki aynayı kaptım. İyice yaklaştırıp kendime baktım. Gözlerim tuhaf şekilde belirginleşmişti. Sarı ve yeşil arası bir renkte, keskin bakışlarım oluşmuştu. Hayretler içinde aynaya tekrar tekrar bakıyordum. Kandili kapatıp odaya tekrar baktım. Zifiri karanlıkta pek çok şeyi net şekilde görebilmeye başlamıştım. Pamuk’la göz göze geldik. Hırıltılı ve hoşnut seslerle bana bakıyordu. O zaman tüm sahneler beynimde şimşeklerle çakmaya başladı. Iraz Gızı’nın başına gelenler benim başıma gelmişti. Pamuk, kedi değildi; Kedili Kadın’ın ruhuydu ondaki. Dehşete kapılmıştım. Rüyada olup olmadığımı anlamaya çalıştım. Değildim. Uyanıktım ve aklım gayet yerindeydi. Köylülerin söyledikleri, tüm o dedikodular bir bir gerçek olmuştu. Sakinleştim. Yatağa geri yattım. Sabaha kadar hummalı düşlerden sonra iki gün yataklardan kalkamadım. Sonra üçüncü gün Hüsamettin amcanın ölüm haberinin bana bildirilmesini bekledim. Oğlu kapıyı çalınca gidip salasını büyük bir kabulle okudum. Hüsamettin amcanın ölümünü iki gün önce rüyamda görmüştüm.

Son

(Orijinal aslından kısaltılmıştır. )

Yeliz Sabaz Kimdir?

1992 yılında, Denizli/ Kale; Kayabaşı Köyü’nde dünyaya geldim. Altı kardeşli bir ailenin en küçüğüyüm. İlköğretimi, Kayabaşı Cumhuriyet İlköğretim Okulunda tamamladım. Lise öğrenimini Tavas; Kızılcabölük Yaşar Öncan Lisesinde, 2010 yılında tamamladım. Aynı yıl Afyon Kocatepe Üniversitesi, Eğitim Fakültesi; Türkçe Öğretmenliği bölümünü kazandım. 2014 yılında mezun olduktan sonra bir süre öğretmenlik yaptım. On iki yaşından beri şiir, liseden beri de farklı türlerde metinler yazıyorum. İlköğretim, lise ve üniversite hayatımda farklı edebiyat etkinliklerine katılım gösterdim.  Şu an Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi; Radyo, Tv ve Sinema bölümünde dördüncü sınıf öğrencisi olarak öğrenim görmekteyim.

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz