Bilgi Köşesi

İran İslam Devrimi | Yozlaşmış Bir Adamın Köhne Vizyonu

Yakın coğrafyamızdaki en köklü devletlerden biri olan İran sahip olduğu ihtişamlı tarihinin yanı sıra bir o kadar da viran dönemler geçirmesiyle bölgesinde kendi şahsına münhasır bir ülke. Değişen dünya koşullarına ayak uydurup modernleşmeye ramak kala kendi tarihsel ve kültürel dinamiklerine yenilen İran, yıllardır düştüğü noktadan yükselebilmiş değil. Özellikle yaşadığı İslam Devrimi’nden sonra iyice günümüz dünyasından uzaklaşırken siyaset sahasında da sıklıkla adından söz ettiriyor. Daha iyi bir İran umuduyla başlayan devrim yolculuğu ne yazık ki ümit edilen noktadan çok çok uzakta seyrediyor. Yolculuk henüz bitti diyemeyiz zira devrim günümüzde bile son evresine ulaşmış değil. Bu yazımızda ele alacağımız İran İslam Devrimi başlangıçla vardığı nokta arasındaki uçurumun absürtlüğünden dolayı bizce mutlaka hakkında bilgi sahibi olunması gereken bir olay.

Devrimi anlatmaya başlamadan önce şunu belirtmemiz gerekir; her ne kadar sıklıkla “İslam Devrimi” olarak anılsa da bu devrimi “İran Devrimi” olarak adlandırmak daha doğru olur. Hatta kimi zaman kullanılan “Humeyni Devrimi” ifadesi de uygun bir adlandırmadır. Çünkü bu devrimin sonuçları ne İran halkının istediği gibidir ne de tam olarak İslam ile bağdaşmaktadır. Devrim asıl hedefinden sapmış, ülkenin iplerini belirli bir zümrenin eline vermiş ve kadim bir devletin geleceğini yozlaşmış bir adamın köhne vizyonuna bırakmıştır.

Bugünkü konumları birbirinden oldukça farklı olan Türkiye ve İran’ın tarihsel sürecine baktığımızda birbirlerine oldukça benzer noktalara sahip olduklarını görebiliriz. Her iki ülke de bir imparatorluğun ardından kurulmuş, benzer reformlara ihtiyaç duymuş ve ortak amaçlara sahip liderlerle karşılaşmışlardır (Mustafa Kemal Atatürk ve Şah Muhammed Rıza Pehlevi). Nitekim aynı yolun yolcusu iki ülke bu kadar birbirinden ayrılmışsa o zaman farklılıklara bakmak gerekir. Bu farklılığın en belirgin olduğu nokta, ki bu nokta devrimi daha iyi anlamaya yarayan kilit bir noktadır, ulema sınıfının Türkiye-Osmanlı ve İran’daki yeridir. Gelin devrime giden bu yolda önce geri planda kalmış bu hususa değinelim.

Ulema sınıfının konumundaki farklılık esasında Türk ve Fars yöneticilerin dini ele alış biçimlerinden kaynaklanıyor. Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nde din alimleri kendi başlarına buyruk hareket ettirilmemiş ve genelde devletin din üzerinde hakimiyet kurma aracı olarak görev yapmışlardır. Daha amiyane bir tabirle din alimleri devlet memuru statüsünde tutulmuşlardır diyebiliriz. Dolayısıyla din alimleri sadece devletin iradesiyle hareket edebilmiş; nüfuz ve güç elde edebilecek yayılım alanı bulamamışlardır. Oysa Safevi Devleti’nden itibaren Fars tarafına baktığımızda mezhep farklılığından kaynaklanan, din alimine farklı bir bakış açısı göze çarpıyor. Osmanlı Türkleri ve ardılları Sünni mezhebini benimsemişken Farslar Şii mezhebini kabul etmişlerdir. Şii mezhebine göre dinin halk tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için bir yorumlayıcıya ihtiyaç vardır. Bu misyonu da tahmin edebileceğiniz üzere ulemalar üstlenmişlerdir. Ulemanın, Şii mezhebinde güç ve otorite sahibi olmasını sağlayan bir başka etken ise inanca göre 12. İmam yeryüzünde yokken onun misyonunu devam ettirecek kişiler ulemalardır (din konusundaki bilgilerine göre ayetullah mertebesine kadar ulaşabilirler) ve halk bu kişilere tabi olmalıdır. Oysa Sünni mezhebinde ulemalar bağımsız birer yorumlayıcı değil Kur’an ve hadisleri halka açıklamakla yükümlü kişilerdir. Dolayısıyla halk üzerinde nüfuz sağlamayı gerektirecek bir durum yoktur.

Şii inancından kaynaklanan bu dayanakları göz önüne aldığımızda ulema sınıfının İslam Devrimi’ni gerçekleştirebilme imkanını nasıl bulduklarını anlayabiliyoruz. Nitekim gözden kaçırmamamız gereken bir nokta daha vardır: İran’da sanılanın aksine din adamlarının yer aldığı ilk siyasi olay bu değildir. İslam Devrimi gerçekleşene kadar din alimleri önce Tütün İsyanı’nda politik bir duruş sergilemişlerdir. Din alimlerini en etkin gördüğümüz olay ise İran petrollerini millileştirmeyi hedefleyen Musaddık’ı destekledikleri olaydır. Musaddık İran’da özellikle petrol üzerinde yerleşmiş olan Batı sömürgeciliğine karşı savaş açmıştır. Tıpkı Tütün İsyanı döneminde olduğu gibi o dönem İran, Batı ülkeleri tarafından sömürülmekte; ülkenin yeraltı kaynakları üzerinden Batılı ülkeler zenginleşirken, halk ekonomik olarak dar boğaz içerisinde yaşamaktaydı. Musaddık, İngiliz emperyalizmine karşı girişmiş olduğu bu harekette, çeşitli siyasi aktörler ve Şii ulemanın da desteğini alarak petrolün millileştirilmesi kanununun meclisten geçmesini sağlamış ve Şah yönetimi ile Batılı müttefiklerine büyük bir darbe vurmuştu. Şah, Musaddık ile iktidar çekişmesine girmiş ancak halk ve ulemanın desteğini almış olan Musaddık’ı görevden alamamış hatta İran’dan kaçmak zorunda kalmıştı. Tabii daha sonra Musaddık, Ajax Operasyonu’yla yönetimden indirildikten sonra yeniden ülkesine dönmüştü.

“Şah yönetimi ve Batılı müttefikleri” ifadesi dikkatinizi çekmiştir diye düşünüyoruz. Şii din alimleri dönemin şahına (Muhammed Rıza Şah) karşıydılar çünkü onlara göre Şah rejimi, modernleşme ve sekülerleşme politikalarıyla Batı değerlerini İran halkına empoze etmekle kalmamakta, aynı zamanda ulema sınıfının da halk üzerindeki etkisini kırmakta ve birçok yetkisini elinden almaktaydı.

Fakat bu tür şeylerin derin politikayla ilgilenmeyen genel halk nezdinde bir karşılığı yoktu. Halkın bir devrim istemesine neden olan şeyler din adamlarının aklındakilerden farklıydı. Şah, İran’ı küresel bir güç ve modern bir ülkeye dönüştürme hedefiyle, içinde kadınlara oy hakkının tanınması ve çeşitli endüstrilerin ulusallaştırılmasının da dahil olduğu bir dizi ekonomik, sosyal ve siyasi reformu içeren Ak Devrim’i başlattı. Ak Devrim’le birlikte İran ekonomisinde birtakım yeni uygulamalara geçildi. İlk etapta planlı bir ekonomik sistem uygulanmaya çalışıldıysa da süreç başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü İran ekonomisinin temelini oluşturan petrol gelirleri halka yansımamış, Şah’a yakın olan yönetici kadrosunun başını çektiği küçük bir zümre gelirlerin çoğuna hakim olmuş ve halk sefalet içerisinde yaşarken zenginliklerine zenginlik katmışlardı. 1973 yılında gerçekleşen petrol krizi de bu süreci olumsuz etkilemiş ve İslam Devrimi’nin gerçekleşeceği yıl olan 1979 öncesinde ekonomik sıkıntılar had safhaya ulaşmıştı. Bunlara ek olarak siyasi parti yasakları, istihbarat örgütünün siyasi muhalifler üzerinde uyguladığı baskı, ABD ve Britanya’nın Şah iktidarına olan desteği halkın yönetime karşı giderek artan bir isyan dalgasına kapılmasına neden oldu. Ak Devrim ile Şah’ın, ulemanın vakıflarına ve maddi varlıklarına el koyma girişimi ulemayı daha aktif olarak Şah’a karşı politikalar içerisine çekti. Daha sonra devrimin sembol ismi olacak Ayetullah Humeyni Ak Devrim’e şiddetle karşı çıkıp bunu dışa vurunca Şah tarafından sürgüne gönderildi. En yüksek dereceden bir din aliminin sürgün edilmesinin, ulemayı el üstünde tutan ve ona derin bağlılık duyan bir halkın gözünde çizeceği tabloyu tahmin edebilirsiniz.

Humeyni sürgüne gönderilmiş olmasına rağmen siyasi ve dini faaliyetlerini durdurmadı. 1978’de İran’da bir gazetede Humeyni’yi ülkenin düşmanlarıyla birlikte çalışan bir hain olarak nitelendiren bir yazı çıktı. Ertesi gün İran’ın dini merkezlerinden biri olan Kum şehrinde büyük bir gösteri düzenlendi, güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucunda birçok kişi öldü. Bu olay yıl boyunca devam eden ve Şah rejiminin yıkılmasını amaçlayan geniş çaplı devrim hareketinin de başlangıcı oldu. Kum’da öldürülenler kırk gün sonra büyük gösterilerle anıldı. Tebriz’de Şah kuvvetlerinin müdahale etmesiyle başlayan olaylar 100’den fazla insan öldükten sonra durulabildi. Daha sonra Tebriz’de öldürülenler için elli beş şehirde mitingler düzenlendi. Lakin bu defa da güvenlik kuvvetleri merkezi bir camideki kalabalık üzerine ateş açtı. 1978 yılının Mayıs başlarında ise başkent Tahran olayların merkezi oldu. Bu denli büyük olayların ardından Şah kendisine karşı çıkanlara bazı tavizler verse de baskılar devam etti. Hükümet İsfahan’da kontrolü kaybedince ordu harekete geçti ve yüzlerce sivil göstericiyi öldürdü. O yılın Ramazan Bayramı’nda büyük şehirlerde toplam 4 milyon insanın katıldığı gösterilerde monarşinin sona ermesi ve Humeyni’nin liderliğinde bir İslâm hükümetinin kurulması istendi. Devrim hareketinin bu ilerleyişi karşısında Şah sıkıyönetim ilan etti. Başkentte yapılan gösterilerde 4000 kişi öldürüldü. Sürgündeki Humeyni ise bu kriz ortamını bir fırsata çevirmiş; göndermiş olduğu kasetlerdeki ses kayıtlarında halkı ayaklanmaya ve İslam Cumhuriyeti için mücadele etmeye çağırıyordu. Bu katliamlar sadece Humeyni taraftarlarının değil, her kesimden insanın gösterilere katılmasına yol açmıştı. Petrol işçilerinden üniversite öğrencilerine, sokaklardan camilere kadar eylemler ve protestolar giderek yayılmaya devam etti. Şah ülke yönetimine kimi getirirse getirsin büyüyen devrim ateşini söndüremedi ve Ocak 1979’da ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Artık Humeyni’nin İran’a dönmesinin zamanı gelmişti. 1 Şubat 1979’da Tahran’a ulaşan Humeyni’yi milyonlarca insan karşıladı. Humeyni, havaalanından devrim şehitlerinin gömülü olduğu mezarlığa gitti. Orada mevcut hükümeti tanımadığını ve kendisinin yeni bir hükümet kuracağını ilan etti. Silahlı kuvvetlerin gittikçe dağıldığını, birçok askerin Humeyni taraftarlarına katıldığını gören hükümet 10 Şubat’ta Tahran’da sokağa çıkma yasağı ilan etti ancak ertesi gün Yüksek Askerî Konsey hükümetten desteğini çekince 12 Şubat günü rejimin bütün organları çöktü. Artık devrim başarıya ulaşmıştı…

Devrim başarıya ulaşmış olsa da Şah’ın ülkeyi terk etmesi ve ABD tarafından kabul edilmesi devrimciler açısından kabul edilemez bir durumdu. Bundan dolayı devrimden aylar sonra, 4 Kasım 1979’te kendilerini “İmamın Yolunun Takipçileri” olarak adlandıran bir grup öğrenci ABD Büyükelçiliği’ni basmış ve 52 elçilik personelini rehin almıştı. ABD’yi “büyük şeytan” olarak nitelendiren Humeyni, bu eyleme sahip çıkmaktan imtina etmedi. Jimmy Carter’ın başkanlığına mal oldu denilebilecek bu kriz (bu rehine krizi Carter’ın başkanlığının son dönemlerine denk gelmişti. Bir sonraki seçimleri kaybetmesinde bu olayın büyük etkisi olduğu düşünülür), 444 gün sonra son buldu ve rehineler serbest bırakıldı. Tüm bunların karşısında ise ABD, Batı dünyasını İran’a karşı yanına çekti ve ekonomik yaptırımlar konusunda ikna etti.

Devrim sonrasında halk yeni ulemanın yönetiminden kendi beklentilerini karşılayacak bir hükümet bekliyordu. İran İslam Devrimi, sonucu itibariyle Şii ideolojinin hâkim olduğu bir devrim olsa da aslında en önemli özelliği başlangıcında ulemanın etkinliğinden ziyade birçok farklı grubu bünyesinde barındırmış olmasıydı. Liberal, İslami, Sol vb. grupların hep birlikte hareket etmesi devrimin başarılı olmasındaki en önemli nedenlerdendi. Devrimin temel sloganlarının ABD ve Şah karşıtlığı, vaatlerinin ise eşitlik, özgürlük ve adalet olduğu düşünüldüğünde devrimin her kesimden, tüm İran halkına seslendiği sonucuna rahatlıkla varılabilir. Yani din adamları halka dini bir düzen vaat ederek taraftar toplamamışlardı, daha birleştirici bir yol izlemişlerdi. Nitekim daha sonra liberal görüşlüler İslam hükümlerinin devlet ve Humeyni eliyle uygulanmasına karşı çıktılar ve Velayeti Fakih düşüncesini benimsemediler. Velayeti Fakih düşüncesi en genel hatlarıyla İslami yönetimin tek bir kişide toplanmasını ve bu kişinin tüm dini uygulamaları yöneten kişi olması gerektiğini ve dolayısıyla bu kişiye tabi olunması gerektiğini öngören bir düşüncedir. Ayrıca çeşitli Marksist oluşumlar da Humeyni’nin karşısında yer aldılar. Siyasi grupların haricinde ordu içerisinde de birçok subay Humeyni’nin devrim sonrası kurmak istediği yapıya karşı çıktı. Tüm bu grupların ortak kaderi ise Humeyni ve ulemanın hakimiyetlerini giderek arttırması sonucunda tasfiye edilmeleri oldu.

Bu agresif hakimiyet dayanağını Velayeti Fakih’ten alıyordu. Humeyni, yeni anayasayı da bu görüş doğrultusunda hazırlattığı için kendisinin ve ulemanın iktidarının meşruiyetini hukuksal anlamda sağladı. Aynı zamanda hem ileriki yıllarda devlet bürokrasisine egemen olacak kişileri ortaya çıkardı hem de yeni kurulan rejime muhalif olabilecek kesimleri de tasfiye etti. Yeni anayasa doğrultusunda rehber ya da dini lider yani İmam Humeyni, ülkenin en yetkili kişisi oldu. Ulema sınıfının da en üstü olan rehber (Ayetullah), ülkenin genel siyasetini belirlemekteydi. Ayrıca yargının, emniyet teşkilatının, radyo ve televizyon kurulunun, silahlı kuvvetlerin başıydı. Böylece ulema sınıfı devrim sonrasında kontrollerinden çıkabilecek bir İran’ın önüne geçmiş oldu ve politik, sosyal, ekonomik her alanda nüfuzunu meşrulaştırdı.

Halkın içindeki safi beklentilerle yanan bu devrim ne yazık ki yeni İran’ın halkın umutlarından çok uzak bir yapıya bürünmesiyle sonuçlandı. Halkın beklentilerini karşılayamayan bu sorunlu devrim yıllar içinde oligarşik bir darbe statüsü kazandı. Etkisi hala devam eden devrim halk nezdinde desteğini çoktan kaybetmiş durumda. Çünkü bu devrim vaat ettiği her kavramı bir bir ayaklar altına almış; ülkeyi, kurtarmayı vaat ettiği kötü durumdan daha beter bir hale sokmuştur. Uluslararası arenadan soyutlanmış olmanın getirdiği ekonomik çöküntü, dini dayatmaların kısıtladığı özgürlükler, ulemanın iltimas ve rüşveti yayması sonucu yolsuzluk İran’ın içinde bulunduğu pençenin birkaç parmağı sadece. Özetle İran Devrimi aydınlığa yönelen bir değişim hareketinden kendi çocuklarını yiyen bir devrime evrilmiştir.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz