Film Yorumları

Joker

Yönetmen: Todd Philips

Başrol: Joaquin Phoenix

Tür: Suç/Dram

IMDB: 8.5/10

Süre: 2 saat 2 dakika

Sizce insanın aklını yitirmesi için başına ne gelmesi gerekir; Trajik bir kaza, büyük bir ihanet yoksa en yakınından bir kayıp mı? Bu kadar detaylı düşünmek yersiz çünkü Joker bize gösterdi ki insanın delirmesi için bir günde her şeyin ters gitmesi yeter de artar.

2019 yılının sonlarına doğru beyaz perdeye çıkan Joker aynı adı taşıyan kurgusal karakter Joker’in hikayesini anlatıyor. Süper kahramanlar dünyasından bir kötü karakter olan Joker en ünlü kötü kurgusal karakterlerden biridir desek abartmış olmayız çünkü herkes mutlaka Joker hakkında bir şey biliyordur. Elbette bunda Christopher Nolan’ın Batman üçlemesinde destansı bir oyunculuk sergileyen Heath Ledger’ın payı yadsınamaz. O zamandan bu yana bakacak olursak sadece bir yeni Joker karakteri gördük, o da Suicide Squad (Gerçek Kötüler) filminde Jared Leto’nun canlandırdığıydı. Fakat gerek kendisine verilen ekran süresinin kısa olması gerekse de filmin akışındaki yeri dolayısıyla pek çok izleyici tarafından kabul görmeyi başaramadı hatta bazı kesimlerde büyük hayal kırıklığı yarattı. İşte Joaquin Phoenix’in canlandırdığı Joker hem bir popülaritenin üzerine hem de bir önceki silik Joker’in üzerine geldi.

Filmin karanlık ve şiddetli psikolojik yönü daha fragmanlardan itibaren izleyicileri heyecanlandırmıştı. Film Joker’in klasik mor ağırlıklı takım elbisesinin olmamasıyla bize farklılığın sinyallerini vermişti. Filmin kendisi de gösterdiğini verdi doğrusu.

Film her ne kadar DC Comics yapımı olsa da diğer çekilmiş filmlerden bağımsız bir yapım olarak karşımıza çıktı. Joker, seyircileri süper kahramanların ışıltılı ve görsel efekt yüklü dünyasından alarak gerçekliğin göbeğine atıyor. O yüzden bu yapımı süper kahramanlar kategorisinde değerlendirmek takdir edersiniz ki abes olacaktır. Gelelim Joker’in insanları neden bu kadar etkilediğine. En basit haliyle film adeta izleyenin bedenine nüfuz ediyor.

Her şey o kadar olağan ve doğal kurgulanmış ki filmdeki olaylar size senaryo olamayacak kadar pürüzsüz geliyor. Özellikle şiddet içeren sahnelerde bu hissiyatın çok daha belirgin olduğunu söylemek mümkün. Çünkü günümüz yapımlarının az sayılmayacak bir kısmında gördüğümüz şiddet içimize işlemiyor nitekim Joker’de izlediğimiz şiddet sahnelerinde (sayıları çok olmasa da) hissiyatın gerçekçiliği takdiri hak ediyor.

Dövüşleri ve silah patlamalarını filmde değil de gerçekten karşımızda olduğu hissine kapılmamak elde değil. Başta belirttiğimiz gibi yoğun görsel efekt içermeyen film, izleyicinin tamamen olay örgüsünde ve karakterin derin psikolojik buhranlarının dehlizlerinde kaybolmasını sağlıyor. Genel değerlendirmede bulunduğumuza göre şimdi filmin neden bu kadar ses getirdiğinden ve Arthur Fleck’in bizlere gösterdiği şeylerden bahsedelim.

Bahsedeceklerimiz arasında baştan söyleyelim, olay akışına olabildiğince az değineceğiz çünkü olayları zaten izleyeceksiniz. Biz burada daha çok filmin alt metninde nelerin yattığını irdelemeye çalışacağız.

Arthur’la ilk olarak “iş yerinde” tanışıyoruz. Küçücük bir oda, kendi aralarında konuşan palyaço kıyafetli dört beş adam, 1980’ler Gotham’ı arka planında, odanın ortasında, aynanın karşısında, herkesten izole olmuş, palyaço makyajını yapan bir adam. Burada hoş bir nüans karşılıyor bizi; Arthur’un suratına sürdüğü yalnızca boya değil, her gün takmak zorunda olduğu maske; çünkü içi kan ağlarken yüzü gülmek zorunda. Birazdan da yeşil saçını takacak ve şehrin kalabalığı arasına karışarak elindeki reklam panosuyla insanların dikkatini çekmeye çalışacak Arthur.

Yüksek binaların ve onca insanın içinde küçücük, önemsiz, kimsenin umursamadığı bir palyaço olarak yine de elinden geleni yapacak. Suratında kocaman bir gülümsemeyle çalan müziğe ayak uyduracak ve her şeye rağmen işine devam edecek. Annesiyle masumane bir yaşam süren Arthur, sahip olduğu nörolojik hastalıktan kaynaklanan istemsiz gülme dışında normal(!) bir insan. Arthur hem hastalığı yüzünden hem de kendine yüklediği misyon (insanları güldürmek) yüzünden toplum için pek de saygın bir konumda değil. İşte her şey burada kopuyor.

Arthur aslında toplumda ötekileştirilenlerin temsilcisi. Ama hemen değinelim film kesinlikle “hor görüldüm ve kötü biri oldum” sığlığında değil. Elbette hor görülme sonucu işler çığırından çıkıyor ancak olay çizgisinde Arthur’un başına gelen her şey bir terzi elinden çıkmışcasına kademe kademe ilerliyor. Joker’in ilgi görmesine en çok neden olan durumlar dışlanmışların sesi olması ve zayıfları ezen yaşam düzenine başkaldırı içermesi olsa da başkaldırının temelde toplumsal düzene yönelik olmadığı görüşündeyiz. Nitekim önce toplumsal düzeni topa tuttuğu yönlere bir bakalım. Arthur Fleck öncelikle insanların farklı olanlara ne kadar eziyet ettiğini bizlere sunuyor.

Dünyada istisnalar olsa da toplumların çoğunda farklılıklar başta ya da daima hoş karşılanmaz. Hatta şöyle diyelim farklılıklara saygı ucu saygı gösterenlere dokunmadığı sürecedir. Filmde bunu Arthur’un istemsiz gülmelerinin insanlarda tedirginliğe yol açtığı sahnelerde açıkça görmekteyiz. Bu sahneler oldukça dramatikti zira Arthur’un hastalığını açıklamak için insanlara kâğıt uzatması içimizi biraz dağladı.

Tahmin edersiniz insanlar onu anlamaya çalışmak yerine kaçmayı daha kolay buldular ve Arthur’un kırılgan ruh sağlığına bir darbe daha indirdiler.  Aslında ondan kaçmaları ya da hor görmeleri bir nevi toplumsal düzenin bir dayatması çünkü çok sayıda insan başka bir insana sosyal statüsü kadar değer verir. Bu dayatma kısır bir döngünün parçası; statüsünden dolayı değer gören kişi başkalarına da aynı mercekten bakar.

Sözünü ettiğimiz durumlar toplumsal düzenin köhneliğinden doğan şeyler gibi gözükse de Arthur’un çileden çıkmasının sebebi düzen değil insanların kendi benlikleriydi. O, düzeni bozmak isteyen biri değil aksine düzenin içinde kayda değer bir konuma ulaşmaya çalışan sıradan biriydi.  Bir bakıma film belirli yargıları toplumsal düzen sathına yayıyormuş gibi gösterirken aslında toplumun bireysel yönüne vurgu yapıyor. Haydi bu sefer bir farklılık yapalım ve Arthur’un söylediği bazı sözlerden yola çıkarak nelere karşı durduğunu görmeye çalışalım. Psikolojik yardım alan Arthur düzelme umuduna çok bağlı olmadığından ilk tepkilerinden birini psikolojik danışmanına gösterdi:

“Sen beni dinlemiyorsun değil mi? Hiç gerçekten dinlemedin. Her hafta aynı soruları soruyorsun; işin nasıl, olumsuz düşüncelerin var mı? Benim tüm düşüncelerim olumsuz ama sen beni zaten dinlemiyorsun.”

Arthur toplumun sahteliğinin dayanılmazlığına dem vuruyor. İnsanların birbirini umursamaktan ya da anlamaya çalışmaktan ziyade kendilerine biçilen rolü oynadıklarını fark ediyor. Günümüz ilişkilerinde de yaygın görülen bu durum insanların kişiliğini zedeliyor. Kimse gerçekten anlamak istemiyor sadece anlıyormuş gibi görünmeye çabalıyor. Akıl hastalığına sahip olmanın en kötü yanı sanki düzgünmüşsün gibi insanların senden düzgün davranmanı beklemesi, dediğinde Arthur insanların sürekli birtakım kalıplar içerisine girmeye zorlanarak öz kişiliklerin yozlaşmasını eleştiriyor ve bir önceki eleştirisini de sağlamlaştırıyor. Bir başka eleştirisini de ,muhtemelen, yüksek mevkilerdeki (hak etmeden orada olanlar) insanlara yöneltiyor:

“Genelde, gözümüzde büyüttüğümüz insanları tanıdıkça, içinden matruşka bebekler gibi daha küçük insanlar çıkıyor.”

Burada da insanların sadece görünen göre hüküm vermesinden yakınıyor (Filmdeki Thomas Wayne bu repliğe tam anlamıyla uyan bir karakter). Yine günümüzde yalnızca sahip oldukları itibar göz önünde olduğu için saygı gören fakat kişilik bakımından zayıf ve sefil onlarca kişi görmekteyiz. Bu durumu şöyle açıklarsak yanlış olmaz: bir dönem saygı ve sevgi duyulan kişilerin özel yaşantılarında ya da toplumsal kimliklerinin dışında (bireysel yönleriyle) sergiledikleri bir davranış nedeniyle diğer insanların nezdinde değersizleşmeleri. Bu tür durumlarda o kişilerin değerinin içine girdikleri kozadan kaynaklandığını görebiliyoruz. Oysa Arthur insanlardan tırtılı sevmelerini istiyor fakat insanların çoğu buna yanaşmaz çünkü daima tırtılın kelebeğe dönüşebileceğini unuturlar.

Akıl sağlığı yerinde olmayan yalnız birini, ona çöp gibi davranıp dışlayan bir toplum ile karşı karşıya getirirsek doğal olarak karşımıza yıkım çıkacaktır. Biriktirdikleri içine sığdırmaya katlanamayan Arthur sonunda çareyi kaosta buluyor ve onu bu raddeye getiren herkesi ölümle cezalandırırken çizgiyi aşıyor ve masumlara da saldırıyor. Lakin bu saldırılar ona en baştan beri ulaşmayı amaçladığı şeyi veriyor: insanlar tarafından fark edilmek. Sokaktaki sesi kısılmışların da desteğiyle Arthur kaotik bir öndere dönüşerek karakter gelişimini tamamlarken bizi de hayran bırakıyor. Karakterimizin sundukların yeterince söz ettiğimizi düşünüyoruz.

Joker filmi karakter odaklı izleğiyle, olabildiğince sanatsal çekimleriyle, Batman’e göz kırpmalarıyla izleyiciyi kendine bağlıyor. Fakat bitirmeden önce Joaquin Phoenix’in performansını da es geçmeyelim. Özellikle Heath Ledger gibi efsanevi bir Joker’den sonra gelmesine rağmen özgün olmayı ve hayranlık uyandırmayı başardığını rahatlıkla söyleyebiliriz çünkü Joaquin Phoenix sadece bedeniyle değil tüm ruhuyla Joker’i canlandırmış. Zaten aldığı Oscar ödülü de bunu doğruluyor. Bu kadar şeyden sonra da bize trajik bir yaşamın aslında komedi olduğunu bize ustaca sunduğu için takdir etmek düşüyor.

https://www.armadillokitap.com/

Instagram hesabımıza göz atmak için: https://www.instagram.com/armadillokitap/

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz