Bilgi Köşesi

Lili Şiiri: Sinemadan Edebiyata Uzanan Yol

Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin

Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı

Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu

Kuklalar titremesin ne yapsın

Kuklaların kukla olmadığı besbelli

Hiçbir sanat dalı tek başına oluşmuş değildir. Resimden mimariye, müzikten şiire, sinemadan hat sanatına kadar aklınıza gelebilecek bütün sanat dalları, yıllarca birbiriyle ilişki içerisinde olmuştur. Hepsi kendinden önce meydana gelen bir başka sanat dalının eksiliğini giderir veya ileri seviyeye taşır. Öyle ki yıllar geçtikçe birbirlerine ilham kaynağı olmuş ve yine hepsi aynı malzemeden ürettikleri hususunda ortak karara varmıştır. Bu ortak malzeme ise insandır.

Sanatın ana malzemesi olan insan, elbette neredeyse tüm sanat dallarını içine alan edebiyatın da ana malzemesidir. Bu yüzden ‘’Edebiyat insanın varoluşuyla birlikte başlar.’’ ifadesi sıkça dile getirilir. Özünü insandan alan edebiyat, sahip olduğu bütün ürünleri başka sanat dallarıyla da ilişki içerisine girerek zengin kılmıştır. Resim, müzik ve sinema başta olmak üzere birçok sanat dalı edebiyat ile bütünleşmiş, birbirleriyle olan ilişkileri tek başına bütüncül bir çalışma alanı haline gelmiştir. Böylece sanatlar arası ilişkiler her dönemde tartışılan bir konu haline gelmiştir.

Bu tartışma konularının başında gelen bir meseleyi bu yazımızda ele alacağız. Türk edebiyatının en güçlü isimlerinden; hem şair hem yazar hem de bir fikir adamı olan, ‘’Diriliş Nesli’’ adını verdiği neslin mimarı Sezai Karakoç’un Lili adlı şiirinin sinema ile ilişkisini ve hikayesini sizlere sunacağız. Türk edebiyatının yaşayan son değerlerinden olan usta şairi kaybetmenin hüznü içerisinde Sezai Karakoç’u da anlama ve anlatma amacıyla bu yazıyı kaleme alıyoruz.

Yazı hayatına çok erken yaşta başlamasına rağmen Sezai Karakoç, daha çok Türk edebiyatında İkinci Yeni akımı dediğimiz şiir anlayışına sahip şairler arasında anılmış hatta İkinci Yeni şiirinin kurucularından olmuştur. Yine bir İkinci Yeni şairi olan Ece Ayhan bu konuda şöyle demiştir:

İkinci Yeni başlangıçtaki ilk anlamıyla Sezai Karakoç ile Cemal Süreya’dır.

Bu ifadesiyle bunu vurgulasa da Karakoç bu mesele hakkında: ‘’Benim İkinci Yeni’yle ilgim, aynı dönemde şiir yazmam ve belki biçim bakımından bazı ortak yanlarım bulunmasından ibaretti’’ diyerek bu meseleye mesafeli durur ve şu şekilde devam eder:

Başlangıçta sanat planında görünüşte çok yakın bir noktadan çıktığım arkadaşlardan şiirim uzaklaşıyor. Ses ve biçim, motifler ve imajlarda, başlangıçta çok yakın olduğumuz şair arkadaşlardan, gittikçe, o biçimi dolduran ve o sesi fırlatan varoluşu idrak farkı yüzünden ayrılıyorum. Kişilik farkından. Ya da baştan beri olan bu farklılık, gittikçe daha çok beliriyor.

Muhtevaya baktığımızda Karakoç’un şiiri diğer İkinci Yeni şiirlerinden oldukça farklıdır. Karakoç’un da belirttiği gibi sadece aynı dönemde yazmaları ve şekil itibarıyla şiirde benzerlik göstermeleri onları aynı çatı altında buluşturmuştur. Ne kadar kıyaslama yaparsak yapalım, İkinci Yeni’de veya değil, Sezai Karakoç tek başına başyapıt niteliğinde olan bir isimdir. Kimi zaman yüreğimize dokunan kimi zaman zihnimizi ayağa kaldıran; şiirleri ve fikirlerini dile getirdiği düz yazılarıyla Karakoç şüphesiz hep yaşayacak bir isim.

Sezai Karakoç’un o yüreklere dokunan şiirlerinden birine geliyoruz şimdi. Sinema-edebiyat ilişkisinin belki de en güzel örneklerinden birini temsil eden Lili şiiri ve hikayesinden bahsedelim.

Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili

Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili

Sezai Karakoç Lili şiirini 1954 yılında yazmıştır. Şiirin esin kaynağı ise 1953 yılında Amerikan yapımı bir film olan Lili adlı filmdir. Filmin yönetmenliğini Charles Walters yaparken başrollerinde Leslie Caron, Mel Ferrer ve Jean Perre Aumont yer almaktadır. Başlangıçta Lili Yar adını alan şiir daha sonra Karakoç’un tüm şiirlerini topladığı ‘’Gün Doğmadan’’ adlı kitapta Lili adını almıştır. Filmin hikayesi ise şöyledir:

Yer Fransa’nın küçük bir kasabasıdır. Filmin baş karakteri Lili 16 yaşında saf, temiz, masum; insanlara inancı ve güveni sonsuz olan genç bir kızdır. Lili babasını kaybetmesinin ardından akrabalarının yanında kalmak için kasabadan şehre taşınır ve orada çalışır. Hayatına dair hiçbir şeyi problem etmeyen Lili, yeniden bir hayat kurmaya çalışır ve şehirde bulunan sirkte garson olarak çalışmaya başlar.

Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris’nin

Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili

Ekmek ne kadar Allah’ınsa Lili de o kadar Allah’ın Lili

Burada Marcus adında bir sihirbazla tanışır. Marcus’a ilk görüşte aşık olan Lili, gün boyu Marcus’u ve onun gösterilerini izlemekten işlerini doğru düzgün yapamaz. Adeta büyülenmiştir. Onu büyüleyen aslında Marcus değil, gösterilerinde yaptığı kutudan mendil çıkarması, şekilden şekle girmesidir.

Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil

Olamaz Üsküdardan geçeriken bulduğun mendil

Bu nedenle işine daha ilk günden son verilir. Marcus’a olan aşkından başka bir şey görmeyen Lili’nin de bir aşığı vardır. Aynı sirkte çalışan, aslında dansçı olan fakat savaşta yaralandığı için sirkte kukla oynatan Pool da Lili’ye aşıktır. Lili işten atıldığı haberini öğrenince intihar etmeye kalkar ancak Pool onu kurtarır. Pool’un oynattığı kuklalardan biriyle olan konuşması sirktekilerin ilgisini çeker ve Lili yeniden işe alınır. Böylece her akşam kuklalarla konuşarak sirkte çalışmaya devam eder. Üstelik kuklaları oynatanın Pool olduğundan habersizdir.

Çalışmaya devam ettiği süreçte Lili’nin Marcus’a olan aşkı devam eder. Fakat bir gün onun için hiç de iyi olmayan bir haber alır. Çok sevdiği Marcus evlidir. Aldığı bu haberin ardından sirki terk etmeye karar verir. Sirki terk etmeye hazırlanan Lili tam bu sırada, kuklalarla konuşarak yaptığı gösterinin beğenilmesi üzerine yeni bir iş teklifi alır. İş teklifini kabul etmek ister ancak bu işi tek başına yapması mümkün değildir. Tam da o sırada perde arkasından kuklaların sesini duyar. Kuklalar ‘’Bize veda etmeden mi gideceksin? Yanında bizi de götür Lili!’’ diye ona seslenirler. Bu olay Lili’yi hüzünlendirse de bir anda kuklaların ardındaki perdeyi kaldırır ve Pool’u görür. Başta Pool’u karşısında görünce şaşıran Lili, her akşam konuşup dertleştiği kuklanın Pool olduğunu anlar ve ona ‘’Sen nesin? Duygularını kaybetmiş bir canavar mı?’’ diyerek öfkelenir ve sirki terk eder.

Olayın ardından kızgınlığı bittiğinde daha sağlıklı düşünmeye başlayan Lili, her akşam kuklayla yani Pool ile konuşup dertleştiğini ve o sırada nasıl hissettiğini düşünür. Anlar ki aslında sevdiği adam her akşam konuştuğu kukla yani Pool’dur. Daha sonra aklına gördüğü bir rüya gelen Lili, duygularının netliğine kanaat getirir ve Pool’u gerçekten sevdiğine emin olur. Bunun ardından hızla sirke döner ve Pool’un karşısına geçer. Tüm masumiyeti ve sevgisiyle Pool’a sarılır ve iki aşığın kavuşmasıyla film sona erer.

Yazının ilk bölümlerinde sinemanın da edebiyatın da tek başına, kendine has yönleri olan sanat dalları olduğundan söz etmiştik. Filmin hikayesine bu açıdan bakmak gerekirse; sinema yani yönetmen olayları, karakterleri, çatışmaları ve mekan gibi unsurları bir araya getirerek görüntüleme imkanı sunar. Edebiyat yani şair ise tüm bu unsurlardan bağımsız olmamak koşuluyla meselenin ruhunu, duyguları, imgesel ve çağrışımsal yönlerini adeta süzerek kelimelerle bizlere sunar. Yönetmen birden fazla unsuru bir araya getirerek etki oluşturmaya çalışırken şair, tek bir kelime veya bir satır ile yönetmenin oluşturduğu etkinin daha fazlasını sağlayabilir. Hatta ötelere giderek derinlere inebilir, fark edilmemiş güzellikleri yakalayabilir. Şairi farklı kılan bir başka yön ise bir izleyici olarak filmden aldıklarını kendi dünyasında yoğurabilmesi ve yeniden yorum kazandırarak bir eser meydana getirmesidir. Sinema somut delillerle izleyici karşısına çıkmak zorundadır. Yani senaryoda yazılan her bir karakter vücut bulmuş halde izleyiciye sunulmalıdır.

Sezai Karakoç Lili şiiriyle, bahsettiğimiz sinema-edebiyat ilişkisi içerisindeki bağlantıyı en sağlam kuran şairlerden birisidir. Şiirin her dizesine kendi üslubuyla filmin bir bölümünü adeta nakış gibi işleyerek, okuyucunun zihninde ‘’Sezai Karakoç’un Lilisi’’ tanımını oluşturmuştur. Bununla birlikte Lili’yi sadece kendine değil okuyucuya da adamıştır. Lili, kaybettiğimiz insani duyguların sembolü olmuş; her geçen gün değişen ve gelişen modern dünyanın rüzgarında savrulan, özünü kaybeden insanın, saf ve temiz hislerin timsali olmuştur. Hepimizin içinde var olan ve hiç yitirmek istemediğimiz o küçük çocuk veya çok özlediğimiz zamanlar ve insanlar… Lili bir şiirden, bir filmden daha fazlası olarak Sezai Karakoç’un kalemiyle daha da şahlandı. Tıpkı Mona Roza gibi Lili de hiç tanımasak da sevdiğimiz ve hikayesini merak ettiğimiz birisi haline geldi. Sezai Karakoç da ardında böylesine güzel hikayeleri miras bırakarak aramızdan ayrıldı.

Rahmet olsun…

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz