Bilgi Köşesi

Maria Missakian Şiirinin Hikayesi

Şiirler üzerine söylenecek çok şey vardır. Fakat herkesin şiir anlayışı farklıdır. Çünkü şiir kimileri için ahenkle art arda gelmiş kelimeler diziniyken kimileri için içine attıkları, gecenin sessizliğinde bağırmak isteyip bağıramadıkları, avaz avaz sustukları; karnında kelebekler uçurtan o duygunun yansıması veya nice duyguların en güçlü silahı… Kavgadır şiir, haykırıştır. Örülen o yüksek duvarları tek nefeste yıkan ses ve büyük başkaldırıdır. Peki sizce şiir nedir? Bu yazımızda sizleri yine çok sevdiğimiz şairlerden birisinin, yine çok sevilen bir şiirinin arka bahçelerinde gezintiye çıkarıyoruz. Okuduğumuz zaman sadece kulağa değil ruha da hoş gelen o dizelerin peşine düşüp, kapalı kapılar ardındaki hikayelere ışık tutuyoruz. Bizlere bu yolculukta Atilla İlhan Maria Missakian şiiri ile eşlik ediyor.

Bazıları şiir sevmez. Çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır.

Atilla İlhan

Atilla İlhan, şiiri bir başkaldırı ve mücadele olarak görenlerden. Öyle ki hayatı da mücadeleyle geçmiştir. Henüz lise yıllarında siyasi sebeplerden ötürü tutuklanmış ve daha sonra hayatı boyunca inandığı değerler uğruna sadece kendi için değil arkadaşları için de mücadele etmiştir. Bu mücadelelerine de şiirlerinde yer vermiştir. Türk edebiyatında Garip ve İkinci Yeni diye bilinen iki edebi topluluğa karşı Maviciler adıyla anılan edebi akımı başlatması da bu başkaldırı ve mücadelelerinden sadece biridir. Bu akım ile toplumcu gerçekçi dediğimiz toplumsal meselelere bireyselcilikten daha çok önem veren şiir anlayışını oluşturmak ve şiire yeni bir ses, coşkulu bir anlatım ve kendine has bir duyarlılık getirmeyi hedeflemiştir. Klasik şiir anlayışından kopmadan, yeni ve eskiyi başarılı bir şekilde şiirlerinde işlemiştir. Şiiri anlamayı ve anlamlandırmayı okuyucuya bırakan şair, bu sayede herkesin kendine göre şiir tanımına ulaşmasına da katkı sağlar. Diğer bir ifadeyle Atilla İlhan, hepimizin içinde saklı olan şairane yönü ortaya çıkarmayı başaran isim olmuştur ve onu özel kılan da budur. Bugün bir çoğumuz onu Ben Sana Mecburum şiiriyle tanıyor. Peki gerçekten tanıyor muyuz, orası muamma. Böyle önemli bir şairi tek bir şiiri ile tanımak veya sadece şiiri bilmek -onu da birkaç dize ile- 21. yy insanı olarak bizim ayıbımız olsun.

Atilla İlhan, şiiri ve sanatçı kimliği üzerine söyleyebileceklerimiz elbette çok daha fazladır. Zira o yalnız bir şair değil yazdığı birbirinden farklı ve değerli eseriyle hem bir düşünce adamı hem bir yazar hem de senaristtir. Biz yavaş yavaş şairliği yönüne doğru gidelim ve başlıkta bahsi geçen bu güzel şiirin ardında yatan neymiş ona değinelim.

Hayatının uzun bir bölümünü Paris’te geçiren şairin bu şiiri de o yıllarda filizlenen duyguların mahsulüdür. Üniversite ikinci sınıfta Paris’e giden şair daha çok yazarların uğradığı bir kafeye sık sık gitmektedir. Bir gün yine o kafeye yeni kitabı üzerinde çalışmak için gider. Kafeye gittiğinde piyanonun başında bir kız görür. Daha ilk görüşte tutulduğu o güzel kızla konuşmaya başlar ve ona ‘’Türk müsünüz?’’ diye sorar. Kız Ermeni olduğunu söyler. Bu aşkın imkansız oluşu daha en başında bu cevap ile hissedilir. Kız bir Ermeni’dir fakat Türkiye’ye gittiğini söyler. Bu muhabbet ilerler ve daha sonra birlikte sık sık zaman geçirmeye, Türkiye’den konuşmaya başlarlar. O yıllarda iki genç aşığın da durumu neredeyse aynı. Atilla İlhan Nazım Hikmet yolunda bir sosyalist, yoksul ve henüz çok genç. Maria da bir dükkanda tezgahtar. Maddi imkansızlıklar bir yana dursun Maria’nın Ermeni ve Atilla İlhan’ın Türk oluşu bu aşkın en büyük engeli. Fakat bu durum onların kanunlarına aykırı değil. Bu iki genç aşık birbirlerinden vazgeçmez. İlerleyen zamanlarda Atilla İlhan Maria’nın çalıştığı dükkana yakın bir kafede çalışmaya başlar. Her öğle tatilinde buluşurlar ve bu sayede daha çok zaman geçirirler. Her buluşmada aşkın ateşi daha da alevlenir. Ancak bir yere kadar… Ne yazık ki işler istedikleri gibi gitmez. Atilla İlhan artık Türkiye’ye dönmek zorundadır. Bu sırada Maria da Paris’ten Londra’ya gitmek zorunda kalır. Ayrılık çanları çalmaya başlar ve iki aşık çaresiz ne yapacaklarını düşünür. Atilla İlhan kararlıdır, Maria’nın Türkiye’ye gelmesi için her şeyi ve her yolu dener. Ancak ne yazık ki bu mümkün değildir. Ayrılık vakti gelir ve Atilla İlhan Türkiye’ye döner. Döndüğü zaman da mücadelesini bırakmaz. Maria ile sürekli mektuplaşırlar. Atilla İlhan’ın mücadelesi sonuç vermez ve mektuplar giderek azalır. Böylece bir aşk iki kalpte solup gider…

Duydukları karşısında tarifsiz bir hüzne kapılan şair, Yağmur Kaçağı adlı şiir kitabında yer alan, büyük aşkının adını verdiği ‘’Maria Missakian’’ şiirinin olduğu sayfayı yırtar ve imzalayıp ona gönderir. Bu, onların yıllar sonra ilk ve son görüşmeleri olur. Geriye yarım kalmışlıklar, solsa da bir katre suyla yeniden canlanacak gül misali bir aşk ve işte o şiir kalır.

Maria Missakian

yüksekkaldırım’da bir akşam

maria missakian’ı düşündüm

eğer kendimi bıraksam

yağmur olabilirdim yağardım

kasım’da bir çınar olurdum

yaprak yaprak dökülürdüm

kalbimi sıkı tutmasam

döküp saçıp boşaltsam

içimde yükselen şiiri

kaldırımlara döküp harcasam

gözleri balıkçıl gözleri

dudaklarında tutup rüzgarı

maria missakian adında biri

gelse göğsüne kapansam

gece gölgesine sokulsam

gökyüzünde bulutlar büyüseler

yağmuru dinlesem anlatsam

şimşekler kırılıp dökülseler

bizi sokoklarda bıraksalar

leylekler üşüyüp gitseler

dönüp arkalarına bakmadan

yine akşam oldu attilâ ilhan

üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı

belki paris’te maria missakian

avuçlarında bir çarmıh acısı

gizlice bir sefalet gecesi

çocuğunu boğarmış gibi boğup paris’i

sana kaçmayı tasarlar her akşam

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz