Film Yorumları

Nomadland

Tolstoy’un bir sözü vardır belki siz de bilirsiniz: “Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir’’. Bugün sizler için kaleme alacağımız film de hikayesi yolculuğa çıkarak başlayanları anlatıyor. 93. Akademi Ödülleri’nde En İyi Film Ödülü‘ne layık görülen Nomadland (Göçebe) isimli film için içerisinde birden çok konuyu barındırıyor demek mümkün. İzleyiciyi birbirinden farklı konularla karşılayan film sadece konusuyla değil oyuncu kadrosuyla da oldukça başarılı bir yapıt. Gelin sizlere biraz filmden bahsedelim.

Yönetmenliğini Chloé Zhao’nun yaptığı filmin başrollerinde Frances McDormand, David Strathairn, Bob Wells gibi isimler yer alıyor. Nomadland, 2008 krizi sonrası her şeyini kaybeden altmışlı yaşlarındaki Fern’nin, eşinin ardından yaşanan krizin etkisiyle eşyalarını ve sonunda da evini kaybetmesiyle başlıyor. Bu durumun ardından Fern, minibüsünü bir karavan haline getirir ve yaşadığı yeri terk ederek karavan hayatı yaşamaya başlar. Fern bundan sonraki hayatını modern bir göçebe olarak devam ettirme kararı alır ve birbirinden farklı yerlere yolculuğa çıkar. Benimsediği bu yeni hayat tarzı ve düşünceleriyle kendini hiçbir yere ait hissedemez. Yaşının ilerleyişine aldırmadan gittiği her yerde hayatını sürdürebilmek için bir iş bulup çalışır. Çıktığı her yolculukta farklı yerler gören ve farklı işler yapan Fern yeni insanlarla da tanışır. Tanıştığı her insanla manevi bir bağ kurar ve bu sayede pekişen duygularıyla yaşamını hep aynı şekilde devam ettirir.

Film esasında başroldeki Fern karakteri üzerinden yalnızca onun dünyasını değil, kurulu düzen içinde tıpkı Fern gibi başkaldıran, başka bir dünya düşüncesiyle yollara düşmüş veya bu ideolojiyi savunan modern göçebeleri de anlatıyor. Toplumsal meselelerin geçmişten bugüne insanlar üzerindeki etkisini başta Fern olmak üzere tüm karakterlerde görmek mümkün. Bunu yaparken aynı zamanda ekonomik düzen ve doğa-insan kavuşumunu da ön plana çıkarıyor. Öyle ki Fern ve onun gibi tüm modern göçebeler yıllarca içerisinde yaşadıkları daha doğrusu yaşadıklarını sandıkları şehir hayatından kopmanın ve doğayla iç içe olmanın asıl yaşamak olduğunu deneyimlemişlerdir.

Filmde tüm mesele çoğunlukla Fern gibi yaşlı kişiler üzerinden işlenmiş. Yaşanan kriz sonrası, her yaşlı birey gibi yıllarca emekli olmayı bekleyen ancak olamayan veya ileride aydınlık günlere ulaşamayıp erkenden emekli olan ve kendini yollarda bulan insanların hikayesini görmek mümkün. Fern ve diğer karakterlerin de tek amacı hayatta kalmaktır. Bir ev, eşyalar, yüklü kazanç veya emeklilik… Hiçbirinin bunları elde etme gayesi yok, yalnızca hayatta kalmak ve tüm insanların hapsolduğu dünya düzenine rağmen ‘’huzurlu yaşamak’’ istemektedirler.

Evet, gelelim başrolümüze. Fern kendini evsiz olarak niteleyenlere karşı şu şekilde cevap verir:

Evsiz olmak” ve “evi olmamak” çok farklı kavramlardır. Ben evsiz değilim, sadece bir evim yok.

Kendini bu şekilde ifade eden Fern için yolculuğa çıkmayı tetikleyen en önemli olay eşini kaybetmesidir. Nereye giderse gitsin eşinin hatırası her daim aklındadır ve onun hatırasına, ona olan sevgisine sadık kalmak için sürekli uğraşır. Alyansını hiç çıkarmaması üzerine evli olduğunu düşünenlere ‘’Yüzüğümü hiç çıkarmıyorum. Çıkarabileceğimi de düşünmüyorum’’ demesi yüreğinde hala eşiyle yaşadığının ispatıdır. Kendine yuva bildiği karavanında hatıralıyla ve eşinin kıyafetlerini giyerek yaşar. Fern kadınlık duygularını da eşinin ardında bırakmış gibidir. Çıktığı yolculuklar boyunca birçok arkadaş edinir. Ancak arkadaşlarıyla arasında bir fark vardır. Her ne kadar hepsi Fern gibi geride hikayeler bırakıp yolculuğa çıkmış ve böyle bir yaşantıyı benimsemiş olsalar da sonunda varacakları bir yer ve kimseleri vardır. Fakat Fern için durum bambaşkadır. Her şeyini kaybeden Fern’nin sahibi olduğu sadece karavan ve karavanın içindekilerdir. Tabii bir de aklındakiler ve gönlündekiler… Bu nedenle başladığı her hikâyenin sonunda yine kaybeden Fern olmuştur. Gidenleri çok olmuş ancak hiç geleni olmamıştır.

Buna rağmen, güçlü kadın imgesi de veren Fern, girdiği her mücadelenin üstesinden gelerek her şeye rağmen yaşantısını sürdürmüştür. Onu çağıran her sese ve herkese karşı çıkmıştır. Bir çatı altında yaşamak, bir ev, araba, eşya sahibi olmak, rahat yataklarda uyumak başkaları için sahip olunması gerekli görülen ne varsa Fern reddeder ve hiçbirine, hiçbir yere kendini ait hissetmez. Çıktığı her yolculukta, doğada aynı zamanda kendini de arar.

Filmde sıkça duyduğumuz ‘’Yolun sonunda mutlaka görüşeceğiz’’ sözü Fern için ve diğer göçebeler için gerçekten de sürekli tekrar etmektedir. Bu söz onların benimsediği hayat düzenini de ifade eder. Çünkü onlar için ayrılık yoktur. Yollarda mutlaka görüşeceklerine, zaten bu hayatın bir yolculuk olduğuna inanırlar. Gerçekten de filmin ilerleyen yerlerinde Fern, tanıştığı insanlarla farklı yerlerde tekrar bir araya gelir. Fern’nin karşılaştığı kişilerden birisi de Dave’dir. Oldukça nazik ve Fern’e karşı ilgili olan Dave, Ferne karşı başka hisler beslese de buna karşılık bulduğu söylenemez.

Nomadland ‘te dikkat çeken bir diğer unsur da mekandır. Sürekli olarak Fern veya diğer karakterlerin gösterimi yer almaz. Öyle ki çoğu zaman yalnızca detaylı bir açıyla mekânın, çevrenin ve tabiatın gösterimi de mevcuttur. Bu sayede izleyici için karakterin hislerinin, mekanla ilişkisini anlamak da mümkün oluyor. Bu da filmi dikkat çekici ve başarılı kılan özelliklerinden bir tanesidir.

Fern hayal-gerçek gibi birbirine zıt durumları ve karakterleri, en başta da şehir hayatını benimseyen ve göçebe yaşama tutkuyla bağlı olan insanların düşünleriyle bizleri tanıştırır. Film sadece Fern’nin değil, birden çok kişinin sahip olduğu bir dünyayı bizlere sunuyor. Her şey ve herkesle temas halinde olan Fern karakteri sayesinde de çok yönlü bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Nomadland için, az da olsa belgesel tadında diyebiliriz. Karakterlerin tamamı oldukça gerçekçi. Bu da okuyucu ile karakterlerin yakın temasını sağlıyor. Yaşanan toplumsal olayların arka planına ışık tutan bir yönü olması da oldukça önemli. Nomadland, aynı zamanda bir başkaldırı filmi ancak oldukça sessiz bir başkaldırı. Yaşadıkları tüm olumsuzluklara ve zorluklara rağmen, maddi kaygılarını arkada bırakıp, gerçek özgürlüğü aramaya çıkmış insanların öyküsü. Yakın tarihe dayanıyor olması, izleyiciye bugünle bir kıyas edip, esasında göçebe hayatın sanılan aksine çok da zor ve imkânsız olmadığı mesajını veriyor. Belki de benim gibi yolları ve yolculuğu seven, yeni hikayeler arayışında olan, en çok da kendini arayan birçok kişi bu film sayesinde yeni bir başlangıç yapacaktır. Kim bilir, belki de yuva kendi içimizdedir, dört duvar arasında değil.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz