Film Yorumları

Rüzgar Gibi Geçti

Bir kültürün yok oluşunun hikayesi… Rüzgar Gibi Geçti, 1939 yılında çıktı ve yalnızca ABD’yi değil, tüm dünyayı sarstı. Sinematografik olarak, adeta yeni bir Hollywood dönemi başlattı. İçerik olarak ise, zamansız kavramlar olan aşkı ve savaşı konu aldı. Scarlett O’Hara ve Rhett Butler’ın aşkı milyonlarca seyirciyi ekran başına kilitledi. Ancak aşk aslında arka plandaydı. Bu film köleliğin kaldırılmasını istemeyen Amerikan Güneyinin değerlerinin birer birer kayboluşunu anlatıyordu. Hayranlıkla bakakaldığınız aşk filmi aslında pek çok zalim geleneği romantize ederek önünüze sunuyordu.

Tarihte bir yolculuğa çıkıp 1860’lara dönelim. Amerika’nın kuzey eyaletleri sanayi ile geçinirken, güney eyaletleri tarım ile para kazanıyordu. İki farklı ekonomi, ülkeyi geri döndürülemez şekilde bölmüştü. Güneyin tarımdaki başarısının sebebi açıktı: Kölelik sistemi. Köleliğin kaldırılması, güneyin çoğu geleneğinin sonunu getirirdi, nitekim öyle de oldu. Kölelik sisteminden vazgeçmek istemeyen güney, Konfederasyon Devletleri adı altında Birleşik Devletler’den ayrıldı. İşte Amerikan İç Savaşı böyle başladı. Güney kazansaydı belki ABD’den Amerika Konfederasyon Devletleri diye bahsedecektik. Ancak bilindiği gibi kuzey, Abraham Lincoln liderliğinde kazandı ve zengin plantasyon sahibi güneylilerin geçim kaynakları yok oldu. Filmde ise bu zengin güneyli ailelerden birisinin kızı Scarlett portre ediliyor. Zeki, şımarık, güzel mi güzel Scarlett’in savaş sırasında ve sonrasında yaşadığı zorlukları izliyoruz.

Victor Fleming yönetmenliğindeki film, savaş arifesinde başlıyor. Başkarakter Scarlett, flörtöz, şımarık bir Güneyli ve Ashley adındaki bir adama aşık. Ancak Ashley, Scarlett’in kuzeni Melanie ile evlenecek. Bunu öğrenen Scarlett, sevmediği bir adamla evleniyor. Evlilikten sonra ise hem Scarlett’in kocası hem de Ashley savaşa gidiyor. Scarlett de bedenen olmasa da ruhen savaş gazabını yaşıyor ancak kocası için değil, Ashley için endişeleniyor. Böyle hafif ve eğlenceli başlayan film, savaşın tansiyonu yükseldikçe ciddi ve dramatik hale geliyor. Yok olan evleri, askerleri bekleyen ailelerin yaşadığı duyguları, parasız kalmaya başlayan güneyi gözlemliyoruz. Özellikle filmin ikinci yarısındaki aşırı dramatik ölüm sahneleri, günümüz pembe dizilerinin atası olarak görülüyor. Bunları yaşarken, Scarlett’e destek olan bir adam var. Rhett Butler isimli adam aynı Scarlett gibi özgüvenli ve ukala. Aynı zamanda diplomatik ve savaş ruhuna girmeyecek kadar zeki birisi. Scarlett ve Rhett’in zamana yayılan aşkı, belki de ‘’nefretle başlayan aşk’’ klişesinin doğuşu oluyor.

Zamanında izleyen seyircinin aşk hikayesine kapılmasını normalleştirebilsek de modern seyircinin bazı gerçekleri bu uğurda yanlış anlaması talihsizlik olacaktır. Rüzgar Gibi Geçti hem köleliği romantize ediyor hem de köleliğin hiç bilmediğiniz bir yüzünü gözler önüne seriyor. Evin Afro-Amerikan hizmetlisi Mammy, savaş sırasında aileyle birlikte sıkıntı çekip, onları desteklemeye devam ediyor. Hatta aileden bir anne figürü gibi öne çıkıyor. Ne yazık ki bu konsept pek gerçekçi değil ve seyirciye kölelik konseptini ‘’sevimli’’ göstermeyi amaçlıyor. Gerçekte, kölelerin çoğu eziyet görmekle meşgullerdi. Filmdeki gibi bazı istisnalar vardı, hatta bazı hizmetliler eğitim görüp entelektüel bile oldular. Ancak bu istinaslar beş parmağı geçmez, kaldı ki kölelik sistemini aklamak için hiçbir şey yeterli değil. Bir yandan filmin doğru yansıttığı şey şu ki, bazı köleler savaşta güneyi desteklemeye devam etti çünkü kölelik yasaklanırsa ne yapacak işleri ne de kalacak yerleri olacaktı.

Margaret Mitchell’in kitabından uyarlanan Rüzgar Gibi Geçti tam olarak 13 Oscar ödülü kazandı. Bunlardan birini Mammy rolüyle Hattie McDaniel aldı ve ilk Oscar kazanan Afro-Amerikan oldu. Bazı kesimler, film bu olaya yol açtığı için ırkçılık iddialarını reddediyorlar. Ancak ne manidardır ki yıllarca hiçbir ırka fırsat tanımayan ve hala bu konuda zorlanan Akademi Ödülleri, karikatürize edilmiş ve köleliği romantize eden bir karakter görünce oyuncuyu onurlandırmakta bir sorun görmüyor. ‘’Yerinde’’ yapılmış bir performans olduğunu mu düşündüler yoksa başka faktörler mi onları motive etti asla bilemeyeceğiz.

Film aslında George Cukor yönetmenliğinde çekilecekti. Hatta kendisi, iki yılını filmi geliştirmeye ve hazırlamaya adadı. Ancak daha sonra yapımcıyla teknik ve para konusunda anlaşamadıklarından dolayı yönetmenin değiştiği söylendi ve Victor Fleming işi devraldı. Gösterilen sebepler makul olsa da önceki yönetmen Cukor’un eşcinsel olduğu ve Rhett’i oynayan ünlü oyuncu Clark Gable’a karşı hisleri olduğu gibi dedikodular ortaya çıktı. Hatta bazıları Clark Gable’ın da eşcinsel yönelimi olduğunu ve Cukor’un bunu ifşa edeceğinden korktukları için işi elinden aldıklarını iddia etti. Bunların hepsi dedikodu niteliği taşısa da, sette de filmin içeriğinde olduğu kadar drama dönmüş olabileceği ihtimali yeterince heyecanlı.

Zamanında devrim niteliği taşıyan çekimleri ile film hasılat rekorları kırmıştı. Özellikle geniş savaş sahneleri ve gerçekçi patlamaların daha iyisi önceki tarihlerde bulunamaz. Film technicolor tekniği ile çekilerek renkli sinemanın ilk örneklerinden olduğu için 3.85 milyon dolar gibi bir bütçeyle çekildi ve istediği dramatik etkiyi çığır açan görsel efektlerle de desteklemiş oldu. Döneminde çekilen en pahalı film oldu.

Rüzgar Gibi Geçti, dört saatlik uzunluğu ile sizi sıktıysa şaşırmaya hazır olun. Sidney Howard elinden çıkan senaryonun ilk hali dört yüz sayfa uzunluğundaydı, yani altı saat gibi bir ekran süresine denk gelecekti! Dolayısıyla Howard ve filmin yapımcısı David O. Selznick saatlerce düzenleme yaparak filmi şimdiki haline getirdi. O’Hara ailesinden bazı karakterler kitapta olmasına rağmen filmden kesilmiş oldu. Orijinal kitabın ortalama 1037 sayfa olduğunu düşünürsek, bazı elementlerin ekrana yansımamasına şaşmamak gerek.

Orijinal kitap çok satanlarda olduğu için, filmin galası da büyük ilgi gördü. Bir milyondan fazla Atlantalı galaya akın edince Georgia’nın valisi günü eyalet bayramı ilan etti. Gün en çok yazar Margaret Mitchell için kutlu olmuş olmalı. Ne yazık ki kendisi yeni bir kitap yazamadan, filmin yayınlanmasından on yıl sonra araba kazası ile hayata gözlerini yumdu.

Şahsen sevmediğim bir kültürü anlatsa da farklı bir bakış açısıyla yola çıkan filmi izlemek keyifli oldu. Geleneklere ve alışılmış kimliklere veda etmenin ne kadar zor olduğunu anlatan film, cüretkâr aşk hikayesiyle bir döneme damga vurdu. Türkiye’de de çok sevildi ve defalarca gösterildi. Clark Gable ve Vivien Leigh isimlerini tüm dünyanın beynine kazıdı. İç savaş zamanında güneyli ve aşık olmak nasılmış diyenler filmi izlemeli. Dünyaya farklı kimliklerin gözlerinden bakmaya korkmadığımız günler dileği ile…

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz