Bilgi Köşesi

Sabahattin Ali Neden ve Nasıl Öldürüldü?

Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf gibi romanlarıyla tanınmış; Aldırma Gönül ve Leylim Ley gibi şiirleri bestelenerek dillere pelesenk olmuş; Sırça Köşk, Ses, Kağnı ve Değirmen gibi küçükten büyüğe her kesimden insanın severek okuduğu hikayeleriyle ve şiir, dergi ve çevirileri de dahil olmak üzere birçok başarılı eserle Türk edebiyatının önemli isimleri arasına girmiş birini ağırlıyoruz bu yazımızda. Sadece eserleriyle değil hayat hikayesi ve ölümüyle de bugün dahi gündemde kalan, ardında bıraktığı soru işaretleri hala merak konusu olan Sabahattin Ali.

Hazin bir ölüme giden bu çetin yolda pek de rahat bir ömür sürememişti Sabahattin Ali. Kendi evinin çatısı kadar mahkeme duvarlarını görmüş; hakimlere dil döküp mübaşirler ile dost olmuştu. O korkunç ve şaibeli sona gelmeden önce biraz bu yargılama süreçlerini ele almak istiyoruz. Her şeyi başından sonuna tüm çıplaklığıyla görün ve sonrasında bu müphem tabloyu kendiniz yorumlayın.

Hayatının büyük bir bölümünü kapsayacak yargılanma süreci çok genç yaştayken başlamıştı. Okulu bitirip öğretmenlik mesleğine başlamasının üzerinden birkaç sene geçtikten sonra devlet desteğiyle Almanya’ya eğitim almaya gönderildi. Ömrü boyunca yargılanmasına sebep olacak sol düşünceyle de Almanya’da tanıştı. Tam bu noktayı Sabahattin Ali’nin yaşamında bir dönüm noktası olarak nitelendirebiliriz. Çünkü döndükten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Burada geçen iki senenin ardından tekrar ülkeye döndü ve Aydın Ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atandı. Aydın’da görev aldığı sırada Nazım Hikmet ile tanışması, Almanya’dan aşina olduğu fikirleri daha da pekiştirdi. Öyle ki bunu sonraki yıllarda ortaya koyduğu eserlerde de görmek mümkün. Zira Almanya’ya gitme ve Nazım ile tanışmasının öncesinde sol düşünce veya o düşünceye sahip insanlarla ilişkisi bulunmuyor, Hüseyin Nihal Atsız ve onun gibi milliyetçi kişilerle arkadaşlık ediyordu. Ancak değişen fikirler sebebiyle bu arkadaşlık yerini tartışmalara bırakacaktı.

Buradaki görevi sırasında ‘’komünizm propagandası yapmak” iddiasıyla soruşturma sürecinden geçti. Soruşturmanın derinleştirilmesinin ardından tutuklanma kararı alındı ve ilk tutuklanma hadisesi burada gerçekleşti. 1931’de son bulan hapis sürecinin ardından aynı yıl Konya’da Almanca öğretmeni olarak göreve başladı. Ancak buradaki görevlendirmesi de yargı süreciyle sonuçlandı. Konya’da bulunduğu sırada bir mecliste okuduğu Memleketten Haber adlı şiirinde, Mustafa Kemal’i ve İsmet İnönü’yü eleştirmek suçlamasıyla tutuklandı ve bir yıl ağır cezaya çarptırıldı.

Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince
………………..
İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır?

Daha sonra cezaya eklemelerin de yapılmasının ardından Sinop Cezaevi’ne sürüldü. Bir mektubunda, cezalandırılmasının sebebini anlaşmazlık yaşadığı iki arkadaşına bağlayan yazar bu durumu şu sözlerle ifade etmiştir:

Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namussuz başıma bu işi getirdi. ‘Geçen sene Mayıs’ında falanca yerde Gazi’yi ima ve telmihen tahkiri tazammün eden bir şiiri falan yerde okudu’ dediler. Adli safahat lehimde olduğu halde, müdde-i umumi yaranmak için mahkumiyetimi talep etti. Hakim de korktuğu için mahkum etti. Temyiz, cezayı aleyhimde naksetti, cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkumum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir.

Kaynaklara baktığımızda görüyoruz ki, Sabahattin Ali’nin yargılanmasının sebebi aslında yazdığı şiir değildi. Kendisi gibi öğretmen olan ancak fikir anlaşmazlığı yaşadığı iki arkadaşının, anlaşmazlık yaşanan mevzu kişisel olmasına rağmen şiirin yazılmasının ardından 7 ay geçtikten sonra suç duyurusunda bulunmasıyla meydana geldi. Bu nedenle olsa gerek yazar, yukarıdaki sözlerle kendini savundu. Öyle ki onu tanıyan insanlar ve öğrenciler dahi davaya tepki göstermiş ve yargılanmasına yeterli delil olmadığını söylemişlerdir. Buradan da yazarın çevresi tarafından ne kadar sevildiğini anlamak mümkün. Peki gerçekten yeterli delil var mıydı yoksa sorgusuz sualsiz bir yargılama sonucu mu bu kadar yıl hapis yattı? Orası hayatına dair pek çok nokta gibi hala muamma.

1933 yılına geldiğimizde yazar, Cumhuriyet’in 10. yıl dönümü vesilesiyle çıkan aftan yararlanarak tahliye oldu. Ancak serbest kalsa da memuriyetine son verildiği için ve suçlandığı mevzu nedeniyle çalışmasına izin verilmiyordu. Onu haklı görenler olsa da Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan izin gelmediği sürece memuriyetine devam edemeyeceği için Sabahattin Ali yine çareyi kaleme ve kağıda sarılmakta bulmuştu. Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı öven şu dizelerle affa kavuşmuştur:

Sensin kalbim değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensin “Ülkü” adıyla beynimde dimdik duran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye
Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

Bu dizeleri içinden geldiği için değil mecburiyetten yazdığını söyleyenler olsa da bu şiir vasıtasıyla sanatçı memuriyetine kavuşuyor. Biz niyet okuması yapmak istemiyor ve samimiyet sorgulamasını siz değerli okurlarımıza bırakıyoruz.

Aradan geçen yılların ardından Sabahattin Ali, hiç durmadan birbirinden farklı kaynaklarda savunduğu düşünceler üzerine yazılar yazmaya devam ediyordu. Eski halinden tamamen sıyrılmış, kendine yeni bir yol çizmeye çalışıyordu:

Sükun ve rahatı seven mizacımı, karımı, çocuğumu göz önünde tutarak memurluğa devam mı etmeliydim, yoksa memlekette çok okunan ve sevilen, şöhreti sınırlar dışına çıkmaya başlayan bir muharririn sosyal vazifelerini düşünerek açıkça mücadeleye mi atılmalıydım? Bana bu sonuncu vazife daha mühim, daha lüzumlu ve daha kaçınılmaz göründü.

Bu süreç içinde tartışmalar da yok değildi. Yıllar önce birlikte kaldığı yakın arkadaşı olan Hüseyin Nihal Atsız ile olan tartışmaları bunlardan sadece biridir. Bir tarafta hayatı boyunca milliyetçi düşünceyi savunmuş Atsız öte tarafta yargılansa da sürülse de fikrinden caymayan sol düşünce yanlısı Sabahattin Ali. Ateşle barut yan yana durur mu? Hayatının son yıllarına kadar bu eski iki dostun tartışmaları sürdü hatta yer yer alev aldı demek mümkün. Bu tartışma bir yerden sonra Irkçılık-Turancılık davasının da bir parçası oldu.

Kendi yolunu çizen ve bunu yine kalem, kağıtla seslenerek yapmaya çalışan yazarın Aziz Nesin ile birlikte çıkardığı Marko Paşa dergisi, bu mücadelenin en güçlü silahı haline geldi. Mizah gazetesi adı altında siyasi eleştirilerde bulunduğu yazılarını Aziz Nesin ile birlikte burada yayımlayan sanatçı, antiemperyalist düşünceyle yazılar yazar ve halkı bu düşünceyle buluşturur. Ancak derginin ömrü çok uzun olmamıştır. Birkaç sayı sonra kapatılsa da Sabahattin Ali, burada yazdığı yazılar nedeniyle de birçok mahkeme sürecinden geçmiş ve sürekli polis takibinde kalmıştır. İçinde bulunduğu takip sürecinden ve mahkemelerden sıkılmış olacak ki sanatçı, yurt dışına çıkmaya karar verir. Bu yerinde bir düşüncedir. Zira o yıllarda Marko Paşa dergisi hükümet kararıyla kapatılmış, çeşitli suçlamalarda bulunulmuş ve yazarın Sırça Köşk isimli kitabı için toplama kararı alınmıştır. Peki Sabahattin Ali hükümet için neden bu kadar çok tehlike arz ediyordu, tek başına ne yapabilirdi? Aslında cevabı oldukça basit. Sabahattin Ali’nin elinde büyük bir silah vardı. Yıllarca fikirlerini az veya çok işlediği kitapları, yazıları ve onu okuyan büyük bir kitle. Daha ne olsun.

Her ne kadar sol düşünceyi savunuyor desek de aslında Sabahattin Ali, ne sağcılara ne de solculara ait değil gibiydi. Sol düşünceye sahip kitleden onu, lüks bir yaşama sahip olduğu gerekçesiyle sağcılara benzetenler de oluyordu.

Yurt dışına çıkma kararı alan yazar, bunun yasal yollarla olmayacağını bildiği için bir sabah, ‘’Edirne’ye peynir götüreceğim’’ diyerek yola çıktı. Ancak asıl amacı Edirne üzerinden Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa’ya gitmekti. Ona bu imkanı sunan Üsküdar Paşa Kapısı cezaevinden Berber Hasan adlı kişiydi. Hasan, Sabahattin Ali’yi Ali Ertekin adlı biriyle tanıştırdı ve ona yolculukta yardım edeceğini söyledi.
Sabahattin Ali ve Ali Ertekin yanlarında bir de şoförle birlikte yola çıktılar. Ancak bir süre sonra şoför ayrıldı. Bu da planın bir parçasıydı. İkili yola devam ederken Ali Ertekin’in iddiasına göre Sabahattin Ali sohbet esnasında, sınırı geçtikten sonra Bulgaristan ve Rusya merkezli çalışmalar yapacağını ve Türkiye’de komünist bir ihtilal çıkaracağını söyledi. Bunu duyan Ali Ertekin Sabahattin Ali’nin başına sopayla defalarca vurarak hayatına son verdi. Başka bir iddiaya göreyse Sabahattin Ali işkenceye maruz kaldı, aldığı ağır darbeler ve başından vurulan kurşun sonucu hayatını yitirdi. Sebebi hangisidir bilinmez ancak neticesinde Sabahattin Ali’nin cenazesi ormanlık bir alanda, öldürüldükten iki gün sonra bir çoban tarafından bulundu. İşin garip tarafı ise ölümünden sonra ortaya atılan iddialara göre Ali Ertekin istihbarat teşkilatına mensup bir isimdi. Eğer bu doğruysa olay bambaşka bir hüviyet kazanır. Ali Ertekin yalnız değil de bir organizasyonun küçük bir parçası mıydı diye düşünmeden edemiyoruz. Fakat ne kadar düşünsek de boşa, çünkü bazen devletin “derinleri” o kadar derinlerdedir ki bakmakla görmeniz mümkün değildir.

41 yıllık bir ömür, ardında bıraktığı, bugün de yediden yetmişe okunan başarılı yapıtlar, yargılansa da hapishanede de yatsa bitmeyen yazı serüveni ve soru işaretleriyle dolu hala aydınlatılamamış bir cinayet… Hayatı boyunca çeşitli iddialara maruz kaldı. Kimisi hakikate kavuşsa da kimisi hep bir soru işareti olarak kaldı. Ölümü de farksız olmadı. Haklı gördüğü mücadelesini her koşulda sürdürmek için elinden geleni yaptı. Yaşasaydı gerçekten dediğini yapacak mıydı yoksa tüm bunlar diğerleri gibi bir suçlamadan mı ibaretti? Eminiz bu soruyu siz de soruyorsunuz. Cevabı nedir bilinmez, biz de en az sizin kadar merak ediyor ve yalnızca eldeki verilerle kendi bakış açımıza göre yorumlar yapabiliyoruz. Yapbozun sadece belli parçaları var elimizde, diğerleri yalnızca okuyucunun elinde ve neyi nereye yerleştirmek isterse resmin tamamını o şekilde görecektir.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz