Biyografiler

Stephen Hawking

Bir tarafta Onursal Liyakat Nişanı, Britanya İmparatorluk Nişanı ve daha nice ödülle taçlandırılmış akademik hayat, diğer tarafta ise adeta bu ödüllerin hepsinin acısını çıkarmaya niyetlenmişçesine gerçek bir hayat. Çoğumuzun zihnine tekerlekli sandalyesiyle ve eğilmiş boynuyla kazınan Stephen Hawking, bilim yolundaki isyankar duruşunu hayatın kendisine de sergilemiş ve beklenmedik bir yaşam şekliyle beklenmedik işlere imza atmış bir isim.

Stephen Hawking’in eğitim hayatına pek parlak başlamadığını söylersek yanlış olmaz. Hawking, eğitimine Londra, Highgate’deki Byron House Okulu’nda başladı. Daha sonra okuldayken okumayı öğrenememesinden dolayı “ilerlemeci eğitim yöntemlerini” suçladı.

İlerlemeci eğitim, öğrencinin her türlü bilgiye kendi çabasıyla ulaşmasını sağlayarak kalıcı öğrenmeyi hedefleyen bir sistemdi ancak bu iş yükü Hawking’in o dönemde zararına olmuştu. Nitekim gelecekte kendi çabasıyla ulaşacağı bilgilerle bilim dünyasına yeni bir kapı aralayacağını bilseydi muhtemelen bu ironi karşısında tebessüm ederdi. Bu ilk tökezlemenin ardından başka bir süre başka bir okula devam eden Hawking eğitime büyük önem veren bir ailede yetişmişti. Bu önem babasının onu saygın bir okulda okutmakta ısrar etmesine neden olmuştu. Ancak şanssızlık (ya da kaderin cilvesi) bu ya, bu saygın okula burslu giriş sınavlarının yapıldığı gün Stephen Hawking hastalanmıştı. Sınavların önemi şundan kaynaklanıyordu; Hawking’in ailesinin maddi durumu oldukça prestijli bir okul olan Westminster Okulu’nda burssuz eğitimi karşılayabilecek güçte değildi. Dolayısıyla Hawking bu okula giremedi. Lakin bu durumun Stephen Hawking’in düşünsel dünyasının temelini attığını belirtmemiz gerekir zira Hawking’in masa oyunlarından, havai fişek yapımından, model uçak ve teknelerden ve Hristiyanlık hakkında uzun tartışmalarda bulunmaktan hoşlandığı bir grup arkadaşıyla birlikte kalmıştı. Bununla beraber onun ilgi alanını belirleyen bir şey daha olmuştu.

Okulda matematik öğretmeninin yardımıyla saat parçalarından, eski bir telefon santralinden ve diğer geri dönüştürülmüş bileşenlerden bir bilgisayar yaptılar. Bu durum onun ilgisini matematiğe kaydırmıştı. Stephen Hawking’in zeka pırıltısı daha o zamanlarda etrafındakilerin gözüne çarpıyordu hatta okulda “Einstein” olarak biliniyordu. Oysa göze çarpan bu başarının ne yazık ki başlangıçta akademik açıdan bir karşılığı yoktu, yani başarılı denebilecek bir öğrenci değildi. Fakat zamanla, bilimsel konulara hatırı sayılır bir yetenek göstermeye başladı ve matematik öğretmeninden ilham alarak üniversitede matematik okumaya karar verdi. Çok başarılı bir öğrenci olsanız bile yine de aile baskısından kurtulamıyorsunuz çünkü babası Stephen’ın matematik bölümü okumasına karşıydı. Babası, onun işsiz kalmasından korktuğu için tıp okuması gerektiğini savunuyordu. Üstüne üstlük kendi okuduğu üniversite olan Oxford Üniversitesinde. Stephen Hawking Oxford’ta okumayı kabul etse de planlar bir türlü birbirine uymuyordu ama evreni anlamaya adanmış bu yaşam öyküsü aslında Oxford’un kapılarını kendisine açması ile başlıyor. Matematiğe ilgisi olmasına karşın bulunduğu okulda bu bölüm olmadığından fizik öğrenimi görmeye başladı.

İlgili olduğu bölüme yakın ve üst düzey bir okulda okumasına rağmen bir sorun vardı: Hawking ilk on sekiz ay boyunca sıkılmış ve yalnız hissediyordu çünkü akademik çalışmayı “gülünç derecede kolay” buluyordu. Üniversitede başlarda sosyal gruplara dahil olmakta zorlanan Hawking, zamanla değişti: Klasik müzik ve bilim kurgu ile ilgilenen popüler, canlı ve esprili bir üniversite öğrencisi oldu. Ama bu dışadönüklük onun akademik çalışmalarını hiç azaltmamıştı. Oxford’taki üç yılında yaklaşık 1000 saat çalışan Hawking edindiği bilgiler nedeniyle bambaşka bir boyuta ulaşmıştı. Öyle ki üniversitedeki final sınavlarında teorik fizik sorularını cevaplamamış, bunun yerine deyim yerindeyse “beyin fırtınası” gerektiren soruları cevaplamıştı. Ancak bu tutumu karşısına yeni bir engel çıkarmıştı. Kozmoloji alanında yapmayı planladığı çalışmalar için Cambridge Üniversitesine gitmesi gerekiyordu ama sözünü ettiğimiz tutumu yüzünden tam sınırda kalmıştı. Neyse ki sınırdaki konumunu sözlü sınavlar sayesinde yükselten Hawking kozmoloji üzerine çalışmak için Cambridge’e gidebildi.

Bu dönemlerde evren bilimi üzerine çalışma bulunmuyordu. Çalışmaları sayesinde profesör asistanlığına kadar ilerleyen Hawking’in başarıları ise asıl bundan sonra başlıyor. Uygulamalı matematik ve kuramsal fizik bölümüne adım atarak Lucasian matematik profesörü olmayı başardı. Lucasian matematik profesörü olmanın ne anlamı var diye soracak olursanız şunu söyleyebiliriz: Bu profesörlüğe Isaac Newton düzeyindeki bilim insanları erişebiliyordu. Bundan hareketle Hawking’in nasıl bir deha olduğunu tekrar görüyoruz. Evrenin Temel Prensipleri üzerine birçok çalışma yaparken Einstein’ın uzay ve zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramı’nın, Big Bang’le başlayıp karadeliklerle sonlandığını bunların bir sonucu olarak da evrenin bir sonu ve sınırı olduğunu teorik olarak ortaya koydu. Bu teori o dönemde büyük ses getirdi çünkü evrenin sınırsızlığına karşın onun bir sınırı olabileceğine dair pek fazla çalışma bulunmuyordu.

20. yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biri sayesinde Big Bang denince ilk akla gelen isimlerden biri oldu. Bilimin elçisi haline gelen Hawking’in yaşantısı hep böyle parlak gitmedi elbette. 1963’te tedavisi olmayan bir motor nöron hastalığına (ALS) yakalandığını öğrendi. Sinir sistemini felç eden bu hastalığın belki de iyi denebilecek tek tarafı ise beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmuyor olmasıydı. Doktorların iki yıl kadar bir ömür biçmelerine rağmen hayata meydan okuyan Hawking bu meydan okumayı adeta bir yaşam felsefesi haline getirmişti. 1960’ların sonlarında, fiziksel yetenekleri azaldı: koltuk değneklerini kullanmaya ve artık düzenli olarak ders verememeye başladı; yazma yeteneğini yavaş yavaş yitirdi fakat pes etmedi.

Denklemleri geometri açısından görmek de dahil olmak üzere telafi edici görsel yöntemler geliştirdi. Hawking hastalığına yenilmediğini her fırsatta kanıtlamak istercesine yardım kabul etmeye veya engelleri için taviz vermeye isteksizdi. Şunu da ekleyelim kendisiyle adeta özdeşleşen tekerlekli sandalyesini ona kabul ettirmek yoğun bir çaba gerektirmişti. Yoğun çabaların yanı sıra hastalık şiddetini arttırmaya devam ediyordu. Bunun sonucunda sesi kısılan Hawking, iletişimini derin memnuniyetsizlikle birlikte sesini anlayabilen bir kişini söylediklerini başkalarını aktarmasıyla sürdürdü ancak daha sonra sesini tamamen kaybetti. Ses birleştirici bir cihaz sayesinde insanlarla iletişim kurmaya ve onlara evren biliminin bilinmeyen sırlarını dağıtmaya devam etti, hatta bu ses cihazına kavuştuğunda kendini sesine sahip olduğu zamandan daha iyi ifade edebildiğini de söyledi. Bizler için dışarıdan ne kadar can sıkıcı görünse de hastalığın kendisine bazı faydaları olduğuna inanıyordu ve hastalanmadan önceki hayatından sıkıldığını söyleyerek birçoğumuzu da şaşırttı.

Bugünlere de gururla taşıdığımız rehber niteliğindeki Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabını bıraktı. “Hiç bitmeyen en popüler kitap” olacağını söyleyen Hawking’in kitabı 10 milyondan fazla sattı. Çok sayıda televizyon programına katılan Hawking, sesinin birçok kayıtta kullanılmasına izin vererek düşüncelerini bugün bile dinleme fırsatını bizlere sundu. Evrenin yasalarını bizler için çözümlemeye çalışırken “Evren nereye gidiyor, bir sonu olacak mı? Eğer olacaksa nasıl sona erecek? Eğer bu soruların yanıtlarını bulursak, Tanrı’nın zihnini de anlamış oluruz.” diyerek geleceğe dair ipuçları sunmayı da ihmal etmedi. Kimi zaman ipucu vermekten öteye geçip gelecek konusunda uyarılarda da bulundu. Hawking, Dünya’daki yaşamın ani bir nükleer savaş, genetik olarak tasarlanmış bir virüs, küresel ısınma veya insanların henüz düşünmediği diğer tehlikeler nedeniyle risk altında olduğuna dair endişelerini dile getirirdi ve insanlığın bu tehlikelere karşı hazırlıklı olması gerektiğini savunurdu.

Her ne kadar kendi benliğini hastalığından sürekli ayrı tutmaya çalıştıysa da İngiliz profesör, 2007 yılında özel geliştirilen bir uçağın içinde yer çekimi olmayan ortamı deneyim eden ilk felçli kişi oldu. Hawking bunu, uzay seyahatine ilgiyi artırmak ve engelli insanların potansiyeline dikkat çekmek için yaptığını ifade etti.

Neredeyse bütün hayatı boyunca bir hastalığın istilasına uğramış olsa da savaşı bırakmayan Hawking bakıma muhtaç olduğu bu süreçte kendisine bakan eşine duyduğu saygıyı her fırsatta dile getirmeyi de ihmal etmiyordu. 76 yaşında hayata gözlerini yumarken bile evrene olan katkılarının yanı sıra bizlere umudu kaybedilmemiş bir yaşamın neler getirebileceğini apaçık göstererek ilham veriyordu.

Daha Fazla İçerik İçin:

https://www.armadillokitap.com/

Instagram hesabımıza göz atmak için: https://www.instagram.com/armadillokitap/

Youtube:

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz