Kitap İncelemeleri

Tepedeki Ev

“Hiçbir canlı organizma, mutlak gerçekliğin içinde akıl sağlığını koruyarak yaşamayı sürdüremez; kimilerine göre tarlakuşlarıyla çekirgeler bile hayaller görür.”

Gotik edebiyata yeni bir soluk getiren Tepedeki Ev, bu cümle ile bizi içine almaya başlar. Gerçeklik algınızı sorgulamak, gerilim ve korkunun yarattığı psikolojik bir muharebenin tam ortasına düşmek cazip geliyorsa bu kitap tam size göre. Gelmiş geçmiş en iyi ‘’hayalet hikayesi’’ olarak görülen roman, edebiyat raflarında hayalet hikayelerinden çok daha ötede yer alır. Vurucu ve edebi cümlelerinden aynı bir şiir kitabı farklı farklı anlamlar çıkarabilirsiniz. Ancak bu anlamların hepsi dehşet dolu olacaktır. Çünkü değerli yazar Shirley Jackson, en basit anlarınızda bile bir sürü korkunç olasılık saklı olduğunu yüzünüze vurmaktan çekinmez.

Yeni nesil gotik anlatısının, psikolojik korku ve gerilimin annesi Shirley Jackson 1916’da doğup 1965’te hayata veda etti. Yaşamı boyunca depresyonla ve agorafobi(güvenli alanını terk etme korkusu) ile boğuşan yazar, en karanlık düşüncelerini hamur gibi yoğurarak okuyucuya sunmak konusunda uzman. Zaten yazdığı en son eser olan We Have Always Lived in the Castle‘da agorafobinin nasıl hissettirdiğinin resmini çizmişti. Shirley Jackson hakkında daha fazla fikir sahibi olmak isteyenler, hayatının bir bölümünün tasvir edildiği 2020 yapımlı ‘’Shirley’’ isimli filmi kaçırmamalı. ’’Tepedeki Ev’’ ise Jackson’ın belki de en ünlü eseri. Tiyatro, radyo ve film uyarlamalarının arasında en ünlüsü 1999 yapımlı The Haunting. Aynı ad ile ekranlara sunulan 2018 yapımlı Netflix dizisi ise tam olarak uyarlama olmasa da ilhamını orijinal kitaptan alıyor. Ancak diziye aldanıp kitap ile ilgili beklenti oluşturmanız tavsiye edilmez. Çünkü bu kitap, edebi değeri ve seçkin kelimeleri ile diziden çok daha farklı bir tatmin yaşatıyor.

Kitap, hayaletli olduğu söylenen bir eve dört yabancının gelmesini konu alıyor. Dr. Montague, diğer üç yabancıya ulaşarak birkaç aylığına deneyinin parçası olmalarını istiyor. Doktorun amacı doğaüstü güçlerin var olduğunu bilimsel olarak kanıtlamak. Bu yabancılar birbirleriyle kaynaşırken doktor onlara rehberlik ve kılavuzluk ediyor. Evdeki gaipten sesler, soğuk hava dalgaları, ışık oyunları arttıkça kıskançlıklar, illüzyonlar, tartışmalar, sevgi ve nefret de artar. Neyin gerçek neyin doğru olduğu ayırt edilemez. Bazı noktalar vardır ki, yazar burada yalnızca karakterlerin psikolojik gerilim ve dalgalanmalarını işlemekle yetinmez. Aynı zamanda okuyucu, gerçeklik ve zihin bağının ne kadar ince bir iplikle bağlanmış olduğunu düşünür. Gerilim dolu sayfalarda, kendi gerçeklik algımızın sağlamlığı konusunda şüpheye düşmeden edemeyiz. Belki de bu anlarda yazarımız Shirley, bulutların arasından bizi izleyip alaycı bir şekilde gülümsüyordur.

Ana karakterimiz Eleanor, hayaletli eve gelmek için en çok motivasyonu olan kişidir. Kız kardeşinin evinde kalan Eleanor, yetişkin hayatında mutluluğu hiç tatmamıştır. Dolayısıyla kafasında yazdığı hikayeler ve hayal dünyası ona bazen gerçek hayattan daha cazip gelir. Kız kardeşiyle yaşamadan önce, gençliğinin yıllarını hasta annesine bakarak harcadığı bilgisine sahibiz. O yüzden o içe kapanık ve masum kimliğinin altında, hayata ve insanlara karşı koca bir nefret yatmaktadır. Hiç arkadaşı olmamasına ve arkadaşlık ilişkilerine arzu duyduğunu sürekli belli etmesine rağmen, ironik olarak, derinlerde bir yerde insan ilişkilerine karşı tiksinme güdüsü de olduğu zaman zaman su yüzüne çıkar. Gizemli eve girer girmez evin enerjisini hisseden Eleanor, zaman geçtikçe kendini bu enerjiye teslim eder. Enerji ise Eleanor’un iradesini yuttukça adeta daha da güçlenir. Tüm karakterler üzerine psikolojik çıkarımlar yapmak mümkün olsa da Eleanor Vance, edebiyat tarihindeki en kompleks karakterlerden birisidir. Paranormal ve zihnin savaşını, ait olma arayışının getirilerini en iyi o temsil eder.

Evin bir diğer sakini Theodora, güçlü, hazırcevap, muzip bir kadındır. Bekar, cesur ve bağımsız bu kadın ev arkadaşıyla birlikte adını vermediği bir şehirde yaşamaktadır. Theodora’nın bağımsızlığı Eleanor’u ona çeker ve hayranlık uyandırır. İki kadının arasındaki güçlü bağ bazı edebiyat çevrelerinde romantik bir altyapıya işaret ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Luke ise evin gelecekteki sahibidir. Buraya tamamen eve göz kulak olması amacıyla gönderilen genç, kültürlü, acı dilli ve komik bir profil çizer. Evin hayaletli olup olmaması bir yana, kim yanında üç farklı kişiyle aylarca bir arazide tıkılı kaldıktan sonra sağlıklı çıkabilir ki…

Bu kitabı yazma sürecindeyken, Shirley Jackson bir sabah uyanıp masasında bir not bulmuştur: ‘’Ölüm, ölüm’’. Kendi el yazısıyla yazıldığını anlayan yazar uyurgezerlik yaşadığını kavramıştır. Kendini işine teslim etmek diye buna denir! Jackson kitabı yazmaya, bir grup 19. yüzyıl psişik araştırmacıları hakkında okuduğu romandan ilham alarak başlamıştır. Sonrasında ise bulabildiği her hayalet hikayesini okumuştur. Ayrıca Tepedeki Ev, yazarın önceki başarılarına rağmen, kar ettiği ilk kitap oldu. Stephen King’in de kitaba hayran olduğunu unutmamak lazım. Ünlü yazar, Tepedeki Ev için 20. yüzyılın en iyi korku romanlarından birisi diyor. Sayfaları çevirirken hayaletlerin varlığını o kadar naif bir şekilde hissediyorsunuz ki, onların yavaşça artan etkileri, nazik yoklamaları size sanatsal bir tatmin yaşatıyor. Direkt aksiyon üzerinden ilerlememesi ve korkunun zihninize fark ettirmeden, süzülerek girmesi onu diğer hayalet hikayelerinden farklı ve saygı duyulası kılıyor. Bu korku dolu ve keyifli yolculuğa çıkmadan önce kendinizi teslim etmeye hazır olun çünkü “Korku, mantığın terkidir, mantıklı süreçlerden isteyerek feragat edilmesidir’’.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz