Film Yorumları

The Big Lebowski

Bir film düşünün. Yayınladığı dönemde kimsenin umursamadığı, izleyicilerin burun kıvırdığı, eleştirmenlerin köşelerine taşımaya gerek dahi duymadığı bir film. Aynı filmi düşünmeye devam edin. Bu film birkaç yıl sonra inanılmaz bir ivme yakalamış, izleyicilerin yoğun ilgisi ile karşılaşmış ve eleştirmenler tarafından “sinema tarihine geçer” şeklinde övülmüş. Hatta bunlar yetmemiş; geçen yıllar içerisinde yalnızca bu filmin ürünlerinin satıldığı bir mağaza açılmış, film adına her yıl geleneksel olarak festivaller düzenlenmeye başlamış ve filmin başrolünün düşünceleri bir din haline gelmiş. Evet yanlış duymadınız, bir din haline gelmiş! Hem de 500 binin üzerinde inanı olan din. Sinemaseverler hangi filmden bahsettiğimizi anlamışlardır. Anlamayanlar için söyleyelim, Coen Kardeşler’in efsanevi yapımlarından biri olan The Big Lebowski ‘den bahsediyoruz.

Yukarıda üstü kapalı olarak değindiğimiz tüm ayrıntılara yer vereceğimiz incelememizi keyifle okumanız dileğiyle.

Odanızı dolu gösteren bir halınız var ve bir yanlış anlaşılma üzerine birileri gelip halınızın üzerine işiyor. Bu halının sizin tek mal varlığınız olduğunu düşünürsek vereceğiniz tepki ne olurdu? Kafalar karışmasın, hadi biraz daha açalım konuyu.

Arkadaşlarının “Dude” (ahbap anlamına gelir) olarak seslendiği Jeff Lebowski hayat galası taşımayan, kendini tembelliğe adamış ve birkaç arkadaşı ile beraber edindiği hobilerle yaşamdan zevk almaya odaklanmış marjinal bir kişilik. Fakat onun ne kötü bir talihi olacak ki aynı şehirde bir başka Jeff Lebowski (The Big Lebowski) daha var. Suç örgütü liderliği yapan bu The Big Lebowski diğer bazı gruplarla sürtüşmeye girer ve karşılıklı misillemeler başlar.

Bizim Dude olarak tanıdığımız Lebowski’nin evine gelip ona işkence eden, halısına işeyip tehditler savuran insanlar da tahmin edersiniz ki diğer Lebowski’nin evine gideceklerdi fakat ikisini karıştırdılar. Yanlış anlaşılma parodisi tiyatro ve sinemada çok fazla kullanılan bir öğe olsa da bu durumun sıkıcılığı beraberinde getirdiğini en azından bu film özelinde kesinlikle düşünmeyin. Yaratılan karakterler, sürreal çekimler ve ilginç bir şekilde ilerleyen olay örgüsü sizi ekrana sımsıkı bağlayacak.

Biz o eve dönelim, baskın yiyen “yanlış” Dude’un evine.

Her ne kadar Dude tuvaletindeki klozet kapağının kalkık olduğunu (diğer Lebowski evli, Dude bu hareketiyle olmadığını anlatmaya çalışıyor) göstermeye çalışıp aradıkları adamın o olmadığı konusunda karşısındakileri ikna etmeye çalışsa da başarısız oldu. Maalesef ki evin altını üstüne getirdiler ve Dude’un sahnelere inmesine yol açtılar. Gözünüzde potansiyel bir mafya babası figürü oluştuysa hemen silin onu oradan çünkü Dude dediğimiz adam markete bornozla giden, kapalı alanda gözlüğünü takıp kulaklığıyla başka dünyalara dalan birisi. Bu tezatlıktan rahatlıkla anlayabilirsiniz ki onun suç dünyasındaki macerası sizi oldukça güldürecek.

İşte hikayemiz böyle başlıyor. Biz incelememizin geri kalan kısmında hikayenin devamından pek bahsetmeyeceğiz. O sizin için sürpriz olsun, lezzeti size kalsın. Biz kadrajdan çıkarak daha eğlenceli ve anlamlı bir paragraf açalım: Filmin öncesi ve sonrası.

The Big Lebowski filminin bir efsaneye dönüşmesinde en büyük pay şüphesiz Jeff Bridges’e ait. Dude karakterinden adeta tüm zamanların en etkili figürlerinden birini çıkaran Jeff Bridges’in günümüzde inanılmaz bir fan kitlesi var. Bunun nedenlerinden birisi bence çağımızın hastalığı olan tembelliğe bir köken ve dayanak arama dürtüsü. Miskinlerin idolü haline gelen Dude için her yıl Lebowski Festivali düzenleniyor. Festivalin programı da harika. Tüm katılımcılar önce beraberken filmi tekrar izliyorlar, filme Lebowski’nin en sevdiği içki olan White Russian eşlik ediyor, hepsi Lebowski gibi giyinmiş ve filmden sonra gece boyu bowling oynuyorlar. Binlerce Lebowski’yi bir arada görmeye kalbiniz dayanabilir mi?

Festivalle kalsa iyi fakat Lebowski’nin hayranları Dudeism adını verdikleri bir din de ortaya çıkardılar. Ortalama 500 bin inananı olan bu dinin resmi sitesini şöyle bırakalım, belki incelemek istersiniz: https://dudeism.com/

Filmin etkisi bununla da sınırlı değil. Dünyanın çeşitli şehirlerinde yalnızca Lebowski’nin kullandığı eşyaları satan dükkanlar mevcut. Örneğin New York’a gittiğinizde Little Lebowski Shop’a uğrayabilirsiniz. İngiltere’de de örnekleri olduğunu birçok yazıda okudum. Lebowski’nin tişörtlerini, gömleklerini, gözlüğünü hatta çoraplarını bile satın almanız mümkün. Bir filmin ulaşabileceği top seviyeye ulaşan nadir yapımlardan birisidir The Big Lebowski.

Peki nasıl doğdu bu karakter? Bir hikayesi olması gerekmez mi? Var elbette, gelin onu da anlatalım. Ethan Coen çok yorulduğu bir günün ardından uyuyakalınca rüyasında sarışın uzun saçlı, top sakallı ve siyah güneş gözlüklü birisini görür ve… Durun durun. Tabi ki böyle değil, Jeff Lebowski karakterinin yaratılmasında hayal gücü büyük rol oynamıyor çünkü onun ilham alındığı kişi Coen Kardeşlerin bir arkadaşı. Sinema ile yakından ilgilenen arkadaşlarımız belki tanırlar, Coen Kardeşlerin ilk filmi olan Blood Simple’ın yapımcılığını üstlenen Jeff Dowd’dan bahsediyorum. Bu şaşırtıcı değil çünkü her ne kadar sürreal öğeleri kullanmayı sevseler de Coen Kardeşler gerçeklik olgusunu önemsiyor. Yaşamın çeşitli parçalarını tutup çekerek senaryoya yerleştirmeyi seviyorlar ve bunu oldukça başarılı şekilde yapıyorlar. Örneğin, dostlarından biri olan Peter Exline’ın odasını dolduran ve onun için önemi olan bir halısı varmış. Bunu direkt olarak alıp kullanmış Coen Kardeşler, hem de oldukça kilit bir bölümde. Belki de onların yapımlarını bu sebeple severek izliyoruz, seyirci kendinden bir şeyler buluyor ve kaptırıp gidiyor.

Film her ne kadar absürt bir yapıya sahip olsa da temelinde kültür çeşitliliğinden ırkçılığa, Vietnam Savaşı’ndan popüler kültüre kadar birçok olguya gönderme yapıyor. Hangi kült yapım içinde derin fikirleri beslemez ki değil mi? Coen Kardeşler’in ustaca yerleştirdiği ayrıntılar bunu bir kez daha doğruluyor.

Bir paragrafta filmin marjinal karakterlerinden birini canlandıran John Turturro’ya açmak istiyorum. Giydiği mor takım ve elinde tuttuğu bowling topuyla herkesin odasında görmek istediği(!) bir poster oluşturan Turturro’yu izlemek oldukça keyif vericiydi. Emmy Ödüllü oyuncuya The Night Of dizisi ile tutulmuştum, burada da karşılaşınca eski bir dostu görmenin mutluluğunu hissettim diyebilirim.

The Big Lebowski çizilen tüm sınırların dışında bir film. Bu sebeple olsa gerek filmi bitirir bitirmez aklıma Pulp Fiction geldi. Yapı olarak iki filmi birbirine oldukça benzettiğimi söyleyebilirim çünkü her ikisi de net bir olay örgüsünün dışında sanki farklı skeçlerin birleştirildiği bir içerik olarak karşımıza çıkıyor. Her ikisi de zihinlerde hikayesiyle değil de karakterleri ve diyalogları ile yer ediniyor. O yüzden bu filmlerin tutkunları daha ateşli oluyor. Fakat herkese hitap etmesi de beklemez. The Big Lebowski’yi izledikten sonra “hiç bana göre bir film değil” diyebilirsiniz. Bunun pek de bir önemi yok aslında çünkü ahbap aldırmaz.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz