Film Yorumları

The French Dispatch

Wes Anderson filmlerini tarif ederken tek bir sıfat kullanmak gerekseydi bu kesinlikle ‘’acayip’’ olurdu! Anderson yine seçkin renk paletiyle, uçuk karakterleriyle, acayip senaryosuyla nadide bir eser yaratmış. Çizgisinden çıkmadığı için tam da beklediğimiz gibi bir film olmuş. Ama filmlerin zaten güzelken neden seyirciyi şaşırtasın ki? Yine film izler gibi değil de resim sergisinde gezer gibi olduk. Gelip de bize eşlik etmeye ne dersiniz?

Film özelinde konuşmadan önce, bu sanat dehasından bahsedelim. Henüz 52 yaşında olan yönetmen Wes Anderson’ın filmlerini izleğimiz zaman, onun filmi olduğunu tak diye anlarız. Çünkü o bir ‘’Auteur’’ yönetmen. Fransa’da ortaya çıkmış Auteur teorisi, yönetmeni bir yazar gibi ele alır. Auteur Teorisi’ne göre, nasıl başarılı kitapları okuduğumuzda yazarını tahmin etmek kolay ise, başarılı filmleri izlediğimizde de yönetmenini tahmin edebiliriz. Zaten bu kuram ismini İngilizce’de yazar anlamına gelen ‘’author’’ kelimesinden alıyor. Siz de bunu öğrendiğinizde direkt Wes Anderson’ı düşünmediniz mi?

Filmlerinde pastel renkleri ve simetriyi uzmanca kullanan yönetmen, bu filmde de gözümüzü yeterince tatmin etti. Renklerle anlatımın yanı sıra, yönetmen bu sefer bir yenilik yapıp siyah-beyaz sahneler kullanmış. ‘’Renksizlik’’ ile de sanatsal anlatımından taviz vermediğini görmüş olduk.

The French Dispatch, 1950’lerin Fransa’sında hayali bir kentte geçiyor. Yine hayali bir Amerikan gazetesine ve gazetecilerine odaklanan film, bu gazetecilerin yazdığı hikayeleri işliyor. İç içe geçmiş üç hikâye anlatılırken o kadar deneysel ve sanatsal bir yol izlenmiş ki, seyirci zevkten dört köşe oluyor. Anlatılan bu hikayeler aslında Amerikan dergisi The New Yorker’daki gerçek makalelerden esinlenilmiş. Komik, vurucu ve bir o kadar da acayip üç hikâyenin yanında, bir de bonus olarak gezi yazısı canlandırılmış. Filmin dünyadaki emekçi gazeteci ve yazarları onurlandırmak gibi bir çabası var ve bu çok mesaj çok iyi veriliyor.

İşlenen hikayelerden kısaca bahsetmek gerekirse: Birisi cinayet nedeniyle hapse giren ve mental sorunları olan bir sanatçıya, birisi uluslararası boyutu da olan 1968 öğrenci ayaklanmalarına, diğeri ise bir aşçının ön plana çıktığı kayıp vakasına odaklanıyor. Ancak sakın bu konulara aldanmayın, çünkü bu absürt film yüzeyde gösterdiklerinden çok daha fazla şey anlatıyor. Timothée Chalamet, Bill Murray, Adrien Brody gibi oyuncuları içeren güçlü kadro da filmin tuzu biberi olmuş.

Görsel içerik ve acayip senaryosu bir yana, müzikler de filme çok şey katmıştı. Bestecisi de Wes Anderson’ın partnerliğinden vazgeçemediği Alexandre Desplat. Birçok ödül ve adaylık geçmişi olan Desplat daha önce Anderson’ın ‘’The Grand Budapest Hotel’’, ‘’Fantastic Mr.Fox’’ ve ‘’Moonrise Kingdom’’ gibi filmlerine de beste yapmıştı.

Kendinizi bu ilginç maceraya ve görsel şölene bırakırken diyaloglara odaklanmayı unutmayın. Kişisel yorumumu katacak olursam, son hikâyenin sonlarındaki diyaloglar en vurucu olanlardı!

Daha önce usta yönetmen Wes Anderson’a şans vermediyseniz, The French Dispatch başlamak için iyi bir film olabilir. Ancak uyaralım, önceki filmlerini ve ayırt edici tarzını sevmeyenlerin izleme zahmetine girmesine gerek yok. Sevenler ise zaman kaybetmeden bu yeni eserin tadını çıkarmalı.

No Responses

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz