Film Yorumları

The Invisible Man

Şu sağ gösterip sol vuran, etkileyici anlatısıyla izleyenleri şaşırtan ve etkisinden çıkamadığımız; kaba tabirle, “mindfuck” yani beyin yakan yapımlara ilgi duyuyorsanız The Invisible Man, hayranlıkla şaşkınlık arasında git gel yaparak izleyeceğiniz bir yapım. Tabii bundan daha fazlası da var. Film, her ne kadar korku-gerilim tarzına sahip olsa da aslında, izleyenlere oldukça manidar ve derin bir sosyal mesaj veriyor. Ayrıca filmin, H. G. Wells’in bilim kurgu klasiği olan Görünmez Adam’dan uyarlandı. Kitap daha önce de ekranlara uyarlanmıştı. Ancak bu sefer oldukça iddialı ve bir o kadar da cesur bir uyarlamayla karşı karşıyayız. Kitap bilim kurgu türünde olmasına karşın 2020 yılının şubat ayında vizyona giren film, toplumsal bir eleştiri niteliği taşımaktadır. Bu da onun önceki uyarlamalardan ayrılıp farklı bir hüviyete bürünmesine neden olmuştur.

Film gerek kamera açılarıyla gerekse de görüntü yönetmenliğiyle ve Elisabeth Moss’un göz dolduran performansıyla birleşince adeta renklerin hareket ettiği dinamik bir tabloyu andırıyor. Kamera açılarından bahsetmişken filmin yönetmen koltuğunda oturan Leigh Whannel’dan da söz edelim, zira kendisi kamerayla oynamayı seven birisi… Ruhlar Bölgesi ve Testere serisi gibi ünlü yapımları yöneten Leigh Whannel, The Invisible Man filmini hem yazdı hem de yönetti. Biz kendisini daha çok James Wan ile birlikte yönetmenliğini ve yaratıcılığını yaptığı Testere serisinden tanıyoruz. Yönetmenimiz James Wan ile Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsü’nün Medya Sanatları kursunda tanışmıştır. Birlikte Testere serisini yaratmış ve izleyiciyle buluşturmuştur. Whannel’ın yönetmenliğinin ve güçlü kaleminin yanı sıra bazı yapımlarda aldığı küçük rollerle oyunculuk performansını sergilediğini de biliyoruz.

Yapımın cast ekibinde ise inanılmaz yetenekli oyuncular yer alıyor. Bunlardan birisi The Handmaid’s Tale, The French Dispatch ve Mad Men yapımlarından aşina olduğumuz Emmy ödüllü aktris Elisabeth Moss. Şu anki dileğimiz ise kendisini daha fazla yapımda izleyebilmektir. Bir diğer ünlü isim de The Haunting of Hill House yapımıyla tanıyıp sevdiğimiz yetenekli aktör Oliver Jackson-Cohen. Tabii bununla bitmiyor; şu çok yetenekli diğer isimler de cast ekibinde yer alıyor: Aldis Hodge, Storm Reid ve Michael Dorman.

The Invisible Man gibi kaliteli bir ürünün ortaya çıkmasının en büyük nedeni Elisabeth Moss’un ve filmin yönetmeni Leigh Whannel’ın muazzam bir eşgüdümle hareket etmeleridir. IndiWire adlı haber sitesine konuşan Moss, yönetmenden kendisini zorlamasını istediğini ve yönetmenin işbirliği yapmayı sevdiğini söyleyerek ortaya inanılmaz derecede müthiş bir ürünün çıktığını dile getiriyor. Aynı zamanda röportajın devamında Moss, filmin çekimleri sırasında boynunu incittiğini ve sonraki altı haftayı bir fizyoterapistle geçirdiğini söylüyor. İşine böylesine aşkla bağlı bir oyuncunun hala Oscar almamış olması hayranları üzen bir durum. Elisabeth Moss’un anlattıklarıyla, bazı kimselerin inandığının aksine, oyunculuğun zahmetli ve efor isteyen bir meslek olduğunun altını çizdiğini düşünüyoruz.

Koronavirüs salgınının ilk aylarında, herkesin evlere kapanmak zorunda kaldığı bir dönemde vizyona giren film için The New York Times gazetesine de konuşan Elisabeth Moss, filmin herkes için yeni bir alan yarattığını ve bunun cesur bir hareket olduğunu dile getirirken viral salgını da işaret ederek evde olan insanlara birkaç saatliğine bir kaçamak sağlayabileceklerini ve onlar da bir anlığına her şeyi unutma şansı bulabilirlerse bunun harika olacağını dile getiriyor.

Filmin derin bir sosyal mesaj verdiğini yazımızın başında belirtmiştik. Bunu açıklığa kavuşturacak olursak şu sonucu çıkarmış oluruz: Kadınlara inanılmaması, seslerinin duyulmaması ve onlara deli ya da duygusal olduklarının söylenmesi gibi normatif  ifadelerin The Invisible Man filminde işlendiğini görüyoruz. Moss, bu fikrin filmin yönetmeni Whnannel’a ait olduğunu belirtiyor. Bu anlamda film, izleyiciye feminist bakış açısını da sunarak sinema sektöründe ve yaşamın her alanlarında kadın haklarının olması gerektiğini ve yapılan ayrımcılığın sorgulanmasını amaçlıyor. Tabii The Invisible Man bu sosyal mesajı veren tek yapım değil. Son yıllarda yayınlanan Bird Box ve A Quit Place gibi korku temelli dramalarda da feminist bakış açısıyla topluma sağlam mesajlar verildiğini söylemek mümkündür. Bunun yanında filmin başrolü olan Elisabeth Moss’un bu konuyla ilintili olarak şu sözleri de oldukça manidardır:

Oynadığım rollerden dolayı ataerkilliğin ve istismara uğrayan veya cinsel köleliğe maruz kalan kadınların her zaman aşırı bir farkındalığına sahip oldum. Zihinsel ve duygusal istismar, ölçülmesi daha zor bir şeydir. İnanılması zor olduğu gibi empati kurması da çok zor. Leigh (filmin yönetmeni) ve ben, tacize uğrayan bir kadının zayıf ya da aptal olmadığını göstermek isteme konusunda pek çok fikir alışverişinde bulunduk.

Filmin bize anlatmak istediği birtakım dertler var. İzleyenlere verilmek istenen bir diğer sosyal mesaj da teknolojinin yanlış ellerde nasıl bir canavara dönüşebileceğidir. Can alıcı soruları tam da bu noktada soruyoruz. Ya teknoloji saplantılı ve şeytani bir amaç için kullanılsaydı? Teknoloji faili aklayabilir mi? Acaba basit gibi görünen bir suçun ardında büyük bir anlatının ve sömürülen yaşamların yer alması olası mıdır?

Şunu Unutmamak Gerekir: Teknoloji Hayatınızı Alt Üst Eden Bir Canavara Dönüşebilir!

Bir gece ansızın evden kaçan bir kadın görüyoruz. Bu kadın kocasının içeceğine diazepam atarak uyumasına neden oluyor. Yani filmin başlangıcında Cecilia’ya (Elisabeth Moss) odaklanıyoruz. Tabii kaçmasının ve diazepamı kullanmasının geçerli bir nedeni var. Kocası Adrian (Oliver Jackman-Cohen), sürekli ona fiziksel ve psikolojik şiddet uyguluyor. Bir taraftan da Adrian, ışık biliminin öncüsü ve teknolojik bir deha olup bu alanda şöhrete sahip bir karakter portresi çiziyor. Evden kaçan Cecilia, çocukluk arkadaşı olan aynı zamanda da San Francisco polis dedektifi olan James’in (Aldis Hodge) evine sığınıyor.

Her ne kadar Cecilia kaçıp kurtulmuş olduğunu düşünse de zamanının çoğunu kocasının gölgesi sanki hep yanı başındaymış gibi, asla ondan kurtulamayacağını düşünerek geçiriyor ve bu durum onu paranoyanın karanlık girdabına sürüklüyor. Ancak kısa bir süre sonra kocasının intihar ettiğini öğreniyor. Bu durum oldukça garibine gitse de ondan sonsuza dek kurtulduğunu düşünmeye başlıyor ve hayatında yeni temiz bir sayfa açmak gibi mutlu hülyalara dalıyor. Tabii bu o kadar da uzun sürmüyor. Çünkü evdeki eşyaların yerleri kendiliğinden sürekli değişiyor, gittiği iş görüşmesinde bayılıyor ve kan tahlilinde aşırı diazepam olduğunu öğreniyor ama bu ilacı hiç içmediğini söylüyor. Ve Cecilia hiç beklemediği bir anda, kendisinin ve çevresindeki hiç kimsenin göremediği, bir varlığın saldırısına uğruyor. Yakın çevresine durumu anlatmaya ve ispat etmeye çalışsa da kimse ona inanmıyor. Kimse sözde delirmiş bir kadının laflarına kulak asmıyor.

Anlattıklarınıza kimsenin inanmayıp üstüne bir de deli olduğunuzu söylemeleri bir süre sonra kendinizi aklını kaçırmış biri olarak, öyle olmamasına rağmen, kabullenmenize neden olabilir. Her şey kurbanın aleyhine işliyor. Karakter, o çok korktuğu karanlık girdaba tekrar sürükleniyor. İzleyici olarak bütün anlatıyı kurbanın bakış açısından izliyoruz. Cecilia ile birlikte geriliyoruz, korkuyoruz ve onunla birlikte bu görünmeyen varlıkla bir süre mücadele ediyoruz. Cecilia, kocasının aslında ölmediğini, bilerek ve isteyerek kendisini herkese ölmüş olarak gösterdiğini çünkü kendisinden kaçtığını ve intikam almak istediğini ve bunun için  kendisine âdî ve korkunç bir tuzak kurulduğunun farkına varıyor. Karakterimiz, bir süre sonra bu durumu James gibi yakın çevresinden birkaç kişiye ispat etmeyi başarıyor. Cecilia tam aklını kaçırıp delirdiğini düşündüğü bir anda “kurban” yaftasını ayağının altına alarak aklını ve zekasını kullanarak hayatını alt üst eden bu adama karşı mücadele etmeye başlıyor. Filmin sonunda ise hiç beklemediğimiz şok etkisini yaratan devasa bir sahne var. Film, teknolojik bir kostüm sayesinde görünmez olup eşinin hayatını mahveden Adrian karakteri yoluyla bize ince bir mesaj vermeye çalışıyor. Şunu unutmamak gerekir ki teknoloji bir taraftan hayatınızı kolaylaştırırken bir taraftan da sizi ve yakın çevrenizi alt üst eden bir canavara dönüşebilir.

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz