Biyografiler

Virginia Woolf

Daha önce birer evlilik yapmış olan, babası Sir Leslie Stephen ve annesi
Julia Duckworth’un Victoria Devri’nde 25 Ocak 1882’de Londra’da dünyaya
getirdikleri ünlü feminist yazardır Virginia Woolf. Dönemin kadınlara yönelik baskıcı yaklaşımı ve ikinci plana atmasından dolayı okula gidemeyen Virginia, evdeki kütüphane ve ünlü bir editör, eleştirmen ve biyografi yazarı olan babasının yardımıyla kendini geliştirdi. Dönemin baskıcı yönetimine karşı: “İsterseniz kütüphanelerin kapısına kilit vurun. Yine de zihnimin üstüne kapatabileceğiniz bir kilit ya da kapı bulamazsınız.” ifadelerini kullanmıştır.


Daha 7 yaşındayken Virginia ve kız kardeşi Vannesa, üvey abileri
(George ve Gerald Duckworth -annesinin ilk eşinden çocukları-) tarafından
tacize maruz kalarak ilk psikolojik darbesini almıştır. Bunun dışında
ablasının eşi tarafından da taciz edildiği fakat ablasının yanlış
anlamasından çekindiği için dile getiremediği söylenir. Bu istismarlar,
Virginia 24 yaşına gelene kadar devam etmişti. Bu da onun psikolojisine
ağır hasar vermişti.

1895’te (13 yaşındayken) annesini ateşli romatizma yüzünden kaybetmişti. Bu kayıp onda korkunç boyutlara ulaşacak olan ağır bir sinir hastalığı bırakmış ve korkunç sesler duymasına neden olmuştu. Bu durumu
engellemenin en iyi yolu, kendini çalışmalara adamaktı onun için. Kız
kardeşi Vannesa’nın ayakta resim yapmasından esinlenerek yazılarını ayakta yazıyordu. 1895’te bir gazetede kısa hikayelerini yayınlamaya başlamıştı.


Henüz annesinin kaybının hüznünü sindirememişken 1897’de çok sevdiği üvey kız kardeşi Stella’yı kaybetmişti. Bu kayıplar, ömrü boyunca içinden çıkamayacağı depresif ruh hali ve yoğun bir bunalımın nedeni olmuştu. Bu sarsıcı kayıpları: “Bu darbe, bu ikinci ölüm darbesi beni yıktı. Parçalanmış kozanın içinde kanatlarım yapışık, titrek ve buruş buruş halde öylece kaldım.” sözleriyle ifade etmişti.

1904’te babası Leslie Stephen’i de kaybeden Virginia, bu korkunç
kayıplar zincirinde boğuluyordu. Babasının ölümünden sonra kardeşleriyle
Bloomsbury’e taşındılar.


Burada, dönemin baskısına karşıt, özgürlükçü ve cinsellik konusunda da
daha açık görüşlü olan ressam; yazar, eleştirmen, felsefeci ve edebiyatçıların olduğu entelektüellerden oluşan Bloomsbury grubunu kurdu. Bu grup, Virginia’nın yazarlığının kaynaklarını güçlendirmişti.


1909’da kuzeni Lytton Strachey ile nişanlandı. Bu nişan olumsuzlukla
sonuçlandıktan daha sonra 1911’de “29 yaşında, hâlâ evlenmemiş bir başarısız! Çocuğu da yok üstüne üstlük. Ruhen hasta ve yazar falan değil.” sözleriyle kendini inkar etmesini ve psikolojisinin onun üzerinde kurduğu baskıyı ifade etti. Daha sonra, Bloomsbury grubunda tanıştığı siyaset kuramcısı, gazete ve deneme yazarı olan Leonard Sidney Woolf ile 1912’de evlendi. Evlilik sürecinde de Virginia’nın bunalımları, psikolojisinin ona uyguladığı baskı ve şiddet devam ediyordu. Bu durumu ve savaşın ondaki etkilerini eserlerine de yansıtıyordu.

Eşi ile aralarında Virginia’nın kadınlardan hoşlanmasından ötürü
cinsel bir ilişki bulunmuyordu. Onları bir arada tutan şey ilgi alanlarının uyuşmasıydı. Eşi Leonard ile çok iyi anlaşmalarına rağmen Virginia’nın psikolojisi ona merhamet etmiyordu. Leonard, Virginia’nın yazarak kendini bir nevi dinlendirdiğini/uyuşturduğunu düşünmüş olmalı ki Virginia’nın yazdıklarını yayınlaması için bir basımevi kurmuştu.

İçinde bulunduğu dönemin baskın zihniyetine karşı gelerek kadın
haklarını ve kadınları savunarak feminist yazarların en sevileni olmuştu.
Feminizm hakkındaki görüşlerini 1929’da yayımladığı Kendine Ait Bir Oda
eserindeki şu ifadelerde de görebiliriz:

“Kadınlar, yüzyıllardır erkeği olduğundan iki kat daha büyük
göstermenin tatlı gücüne sahip büyülü aynalar gibi hizmet etmişlerdir. Bu güç olmasaydı, dünya bir bataklık ve vahşi bir ormandan ibaret olacaktı. Hiçbir savaşın zaferi bilinmeyecekti.”

Üretkenliğine, başarısına ve eşinin tüm çabalarına rağmen manik –
depresif ruh hali ve bunalım girdabından kendini kurtaramamıştı. 22
yaşından (1904’ten) beri üç kere intihara meyletmişti. Her ne kadar onu kanatlandıran kalemine sarılsa da belli bir süre sonra yeteneğini kaybedip artık yeni bir fikir üretemeyeceği düşüncesine kapıldı.

Kendini özgürleştirdiğine inandığı yazma yeteneğini de kaybettiğini düşününce artık uçmak istemediğinden olacak ki 28 Mart 1941’de, 59 yıllık buhran dolu hayatından yorulup kanatlarını kırdı. Kendi deyimiyle “Gökyüzünde çözünecek bir ruh” olmak için evlerinin yakınındaki Ouse Nehri’ne gidip ceketinin cebini iri taşlarla doldurup nehrin serin sularına armağan etti varlığını. Geriye bıraktığı son yazısı ise eşi Leonard’a bıraktığı o içler acısı veda mektubuydu.

“En sevdiğim,
Yine delirecekmişim; bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi
hissediyorum. Ve sanki giden zamanı geri çeviremeyeceğim.

Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum. Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. İki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum.

Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin.

Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri
beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terk edip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse, seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı.”

Daha Fazla İçerik İçin:

https://www.armadillokitap.com/

Instagram hesabımıza göz atmak için: https://www.instagram.com/armadillokitap/

Youtube:

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz