Film Yorumları

Yeşil Yol

Uygarlık ve gelişmişlik kelimeleri çoğu zaman bize güzel şeyler çağrıştırsa da bu çağrışımlar gerçek dünyada bir ütopya olarak kalarak bizi hayatın acılarıyla ve yaşanmışlıklarıyla yalnız bırakır. Uygarlık, adalet, ilericilik gibi kelimelerle uyutulduğumuz bu tatlı rüyadan bir sille ile uyanırız. Tarihten bugüne, gelişme yolunda olan ülkelerin çoğunun arka planında da bu vardır zaten: Zenginlik getirmek isterken sömürgeye başvurulur, şehrin asıl sahipleri olan yerliler kolonileştirilir; kölelik artar, ırklar ve gelir durumları arasındaki uçurum gittikçe açılır ve zaten çok zayıf olan adalet sistemi iyice köhneleşir. Buna en akılda kalıcı örnek olarak Amerika’nın farklı etnik gruplara sahip olan yapısını ve yer yer bu yapıya karşı verilmiş “mücadeleyi” gösterebiliriz. Bilirsiniz Amerika’nın yakın tarihi siyahilerin cehennemidir. Bu uzun dönemde teni siyah olanlar o kadar ötekileştirilmiştir ki otobüste farklı yerlere oturmaya, farklı tuvaletleri kullanmaya ve restoranlara dahi girememeye başlamıştır. Amerika’nın önce sömürge için siyah ırkı zincirlerle ülkeye getirip insanlığın kaldıramayacağı şartlarda çalıştırması, sonra da gelişmeci politika bahanesiyle ülkeyi Beyaz Protestan Anglosakson ülkesine dönüştürmeye çalışması uygarlık kelimesinin ikiyüzlü yanını ortaya çıkarır niteliktedir. Bu dönüşüm politikası, sosyal yaşama ve doğal olarak hukuka da yansımış, insanlık tarihine bir kara leke olarak geçmiştir. Öyle ki bu yaşanmışlıklar kitaplara ve sinemaya uyarlanarak bir haykırış, bir isyan olarak bize geri dönmüştür. Yeşil Yol ’un hikayesi de bu hazin hikayelerden biridir.

Yeşil Yol öncelikle gerçek hayattan uyarlanan bir hikayedir. 1944 yılında Amerika’da geçen bu olay, George Stinney adlı siyahi bir çocuğun üstüne cinayet suçu atılması ile başlar. George, 7 ve 11 yaşlarındaki iki çocuğu öldürdüğü gerekçesiyle apar topar tutuklanır ve kısa süren bir mahkeme sonucu idama mahkum edilir. Çünkü mahkeme, siyahi birinin her türlü suçu işleyebileceği kanaatindedir. O zamanların Amerika’sında, dünyadan bir siyahinin eksilmesi ile bir böceğin ölmesi arasında hiçbir fark yoktur. Bu durumun vahameti ve ürkütücülüğünün farkındayız fakat paragrafın başında da söylediğimiz gibi bunlar gerçeğin ta kendisi. Üzülmeyin, bilinçlenin diyip mottomuzu da buraya bırakarak filmin içine iyiden iyiye girelim.

Yönetmenimiz Frank Darabont’un ismini belki daha önce duymadınız ama çektiği filmler hatırınızda mıh gibi yer edinmiştir muhtemelen. Tüm zamanların en kült filmleri arasında yer alan Yeşil Yol ve Esaretin Bedeli filmlerinde onun imzası bulunmaktadır. Ve ne gariptir ki her iki filmde Stephen King’in romanından uyarlanarak sinemaya taşınmıştır. Darabont’un iyi bir King okuyucusu olduğunu söylesek yanılmış olmayız sanırım.

Stephen King 1944 yılında yaşanan bu olayı uyarlayarak 1996 yılında kaleme almıştır. Bizim kitapçılarda gördüğümüz Yeşil Yol isimli eser, olaydan yaklaşık elli yıl sonra bir kitap olarak karşımıza çıkmıştır. Fakat Stephen King’in uyarlaması gerçek olaydan çok daha farklıdır. 1932 yılının ABD’sinde John Coffey isimli devasa ve siyahi bir adamın, iki küçük çocuğa tecavüz ettiği suçlamasıyla hapse, hatta idama mahkum edilmesini anlatır. İsimler ve mekanlar ne kadar değişse de olayın bıraktığı acı aynıdır. Canına kastedilen iki küçük çocuk ve sırf ten rengi yüzünden suçu kanıtlanmadan elektrikli sandalyeye oturtulan bir masum…

Kitapta geçen bu olaylar, kitabın piyasaya çıkmasından yaklaşık üç sene sonra sinemaya uyarlanır ve bir efsane doğar. Yeşil Yol, herkesin izlemesi gereken ve izleyenlerin kalbine John Coffey kadar koca bir kütleyi yerleştiren bir külte dönüşür.

1930’lu yıllarda geçen hikayemiz, en azılı suçluların bulunduğu Cold Mountain hapishanesinde gardiyan olan Paul Edgecomb’un bu hapishanede yaşadıklarını anlatması ile başlar. Bir gardiyan olarak, parmaklıkların arkasında her türden insanla karşılaşan Paul’un aklında bir isim döner durur: John Coffey. İki çocuğa tecavüz edip öldürdüğü gerekçesiyle idama mahkum edilen John, haksız yere suçlanmıştır. Son günlerini Cold Mountain’da geçirmek zorunda kalan John, dev cüsseli bir siyahidir. Korkutucu cüssesinin altında pamuktan bir kalbi vardır. John Coffey ekranda göründüğü her an, izleyiciyi de Paul’u da etkiler ve içini ısıtır.

Parmaklıklar ardındaki her insanın kötü olmaması gibi, dışarıdaki her insan da iyi değildir. Bunun en iyi örneği yine Cold Mountain’a torpille girmiş ve gardiyan olmuş Percy Wetmore’dur. John Coffey ne kadar iyi bir insansa Percy Wetmore’da o kadar kötü bir insandır. Kibirli, kendini beğenmiş, düşüncesiz, hayattaki tek amacı daha fazla yükselmek ve insanlara eziyet etmek olan bu adam; ekranda gözüktüğü her an içinizi karartır ve midenizde bir ağrıya sebep olur. Bu iki karakterin zıtlığı, filmde çok iyi bir biçimde işlenir ve olayları merakla takip etmenizi sağlar.

Tabi bu zıtlık sadece iki kişinin arasında olmuyor: Zıtlık, parmaklığın iki tarafında bulunduğu gibi gardiyanlar arasında da bulunuyor. Ağırbaşlı, asil ve o kadar kötülük görmesine rağmen insan kalmayı başarabilmiş olan Paul ile kötülüğün vücut bulmuş hali Percy arasındaki zıtlık ve gerilim de bizleri ekrana çekmeyi başarıyor. Bu üçlü arasında dönen hikaye, sizleri her sahnesinde etkiliyor ve kendini merakla izletiyor.

Gardiyan Paul, korkunç suçlamayla ölümün yeşil yolunda yürümek için parmaklıklar ardına tıkılan John Coffey’e karşı yapması gerekeni yapar: Ömrünün son günlerinde ona insan gibi davranır. Bir yanı o koca devin suçsuz olduğunu bilse de yapması gereken görevler vardır. John’un ne kadar özel bir insan olduğunu hissedip bilmesine rağmen hepimizin bildiği o sahnenin gerçekleşmesine engel olamaz ve o meşhur repliğin olduğu sahne gelir:

“Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri. İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan bıktım. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?”

Hepimizin hayatında bir kez olsun duyduğu bu replik bile tek başına, hayatın acımasızlığını ve dünyanın ikiyüzlülüğünü o kadar iyi yansıtıyor ki filmi izleyen, repliği duyan herkes onda kendinden bir parça buluyor. Bu replik öyle sıradan bir replik değil, bir insanın hayata karşı haykırışı oluyor. Adaletsizliğe, uygarlığın uydurduğu o bozuk düzene, ırkçılığa, modern hayatın kalabalığına uyum sağlamaya çalışan insanların içindeki yalnızlığa, ayrımcılığa, acılara ve isyan etmek istediğiniz her şeye karşı bağırıyor. “İnsanlığın böylesine kötü olmasından, yaşamdan, kısacası her şeyden yorulduk” diye bağırmak istesek de hayatın akışı elleriyle sesimizi içimize gömüyor ve yorgunluğumuzla baş başa kalıyoruz. 

Bu replik başta olmak üzere filmdeki her replik o kadar edebi ve hayatın içinden ki, izlerken baştan aşağı kalite kokan bir roman okuyormuş gibi sürükleniyorsunuz. Filmin bu yönü de onu diğerlerinden ayırıp bir efsaneye çeviren özelliklerinden sayılıyor.

Filmin bir efsane olduğundan sıklıkla bahsettik, bahsetmeye de devam edeceğiz. Çünkü filmimiz gerek konusuyla, gerek oyuncularıyla, gerek çekim teknikleriyle adının önüne gelecek bütün güzel sıfatları hak ediyor. E tabi filmin yapım aşamasında sarfedilen onca emek ve filmin izleyiciye verdiği mesaj da cabası.

Kadrosunda Tom Hanks’in, David Morse’un, Michael Clarke Duncan’ın bulunduğu film adeta bir yıldızlar geçidi. Filmdeki bütün oyuncular, küçücük bir role sahip olanlar bile rolünün hakkını o kadar iyi veriyor ki ekrana kitlenmekten başka çareniz kalmıyor. Özellikle Percy karakterine hayat veren Doug Hutchison karakterini o kadar iyi oynuyor ki Percy sahneye her geldiğinde tiksinti, gerginlik ve nefret izleyicinin damarlarında dolanıyor. John Coffey’i canlandıran Michael Clarke Duncan da Percy’nin aksine içimizi ısıtıyor. Dev mahkumu her gördüğümüzde acıma, şefkat, sevgi ve üzüntü gibi duyguları en derinlerimizde hissediyoruz. Michael Clarke Duncan, yalnızca 40 dakikalık ekran süresine sahip olmasına rağmen sahnede devleşiyor ve parlıyor. Ekrana her çıkışında yanındaki usta isimlere rağmen şovu çalmakla kalmıyor, aynı zamanda kalbimizi de çalıyor. Gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki filmin yıldızı Michael Clarke Duncan’dır. 2012 yılında vefat eden yıldızımızı saygıyla anmadan da geçmeyelim. Gerçek hayatta ölmeden tam 13 yıl önce ölümün kıyısındaki bir mahkumu canlandıran Duncan idam sahnesinde, izleyenleri ağlattığı kadar cast ekibini de gözyaşlarına boğmuştur. Hatta bir bilgiye göre idam sahnesinde bütün cast ekibi ağladığı için sahne yarıda kalmış ve bu yüzden bu sahne tam 14 kere çekilmiştir. Kült filmlerin adamı, usta oyuncu Tom Hanks’in bu idam sahnesindeki surat ifadesi de onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor.  

Filmdeki fareler bile adeta bir efsanenin doğuşuna şahit olduklarını biliyorlarmışcasına ustaca gösteri yapıyorlar. Faremiz Bay Jingless bile bize bir hayat dersi veriyor ve bir farenin bile bir insandan daha iyi, daha sahici bir arkadaş olabileceğini anlatıyor.

Yeşil Yol, insanların arasındaki adaletsizliğe dair çarpıcı ve karmaşık fikirler ortaya koyuyor. Yönetmenimiz Frank Darabont, bu adaletsizliği dönemin toplumsal yapısına değinerek bir peri masalıyla ve mistik bir havayla harmanlıyor.  İnsanların ten renklerine göre yargılandığı ve insan haklarının evrenselliğini inkar edildiği bir toplum düzeninde kötülüklerin kol gezmesi gayet normaldir. Çünkü insanları suça iten şey bazen de içinde bulundukları toplumdur. Bunun çözümü olarak ırkçılığa bağlı adalet sistemine bağlı olan hapishane sistemi ve ölüme giden yeşil yol, tam olarak burada bir tezat oluşturuyor. Bu konuyu ele alış biçimi açısından Frank Darabont, Stephen King’in aynı adlı romanındaki etkiyi ustaca bize yansıtıyor. Genelde kitaplar duyguları  filmlerden daha iyi verse de Yeşil Yol filmi, kitabının yoğunluğunu ve hissiyatını neredeyse aynı oranda bizimle paylaşıyor. Hatta kitabın yazarı olan Stephen King, önceki uyarlamalarla karşılaştırdığında Yeşil Yol filmini kitabına en sadık uyarlama olarak seçmiştir.

Gerçek bir hikayeden uyarlanan ve izleyicinin kalbinde büyük bir boşluk açan filmimiz, 3 saat gibi uzun bir süreye sahip olsa da hikayenin sürükleyiciliği ve insanın ruhuna tesir eden hissiyatı sayesinde su gibi akıp geçiyor. Yeşil Yol, ırkçılığın ve adaletsizliğin ele alındığı en iyi hikayelerden biri olarak karşımıza çıkıyor ve bize hayatın gerçeklerini sorgulatıyor. Özellikle kötülerin sadece parmaklıklar ardında olmadığını bizlere hatırlatan filmimiz, aldığı bütün güzel yorumları hak ediyor. Yani Yeşil Yol için aynı anda hem ağlatacak hem güldürecek hem de isyan ettirecek bir başyapıt demek yanlış olmuyor. Yazımızı bu güzel alıntıyla sonlandırıyor ve size iyi seyirler diliyoruz.

“Hangi çiçek, diğerini ‘sarı açtı’ diye ayıplar? Hangi kuş ‘farklı ötünce’ diğerine yasak koyar? Derisinden, dilinden ötürü ölüyor insanlar. Ah insanlar! Her şeyi bulan, kendini bulamayan insanlar…”

Yorumunuzu Bizimle Paylaşabilirsiniz